KRAL VE BEN

Çocukken, televizyonda TRT’nin toptan satın aldığı anlaşılan, çoğu siyah-beyaz olan filmleri nedense kaçırmazdım. Dünyanın hiç bir yerinde benden otuz-kırk yıl yaşlı olanlarla ortak konu sıkıntısı çekmem. Bir çoğunu birden fazla izlediğim yüzlerce film arasında, en sevdiklerimden biri ‘Kral ve Ben’dir. the-king-and-i-1956

‘Kral ve Ben’ sadece benim değil dünyanın da en çok sevdiği konulardan birine sahipti. Hikayesi aslında bildiktir: Siyam kralı ve İngiliz dadının maceraları. Oldukça oryantalist bir filmdir; Batının gözü ile Doğu anlaşılmaya çalışılır. Bu da hep ikincisinin düştüğü komik durumlar üzerinden olur. Neticede sıradan İngiliz bir dadı bile Siyam kralına akıl öğretebilir, ilim-fen boş verin, ahlâk dersi bile verebilir. Ama bu iş, araya aşk-meşk girince bizleri büyüleyen o sinemaskop haline bürünür.

Yıllar yılı merak ettim, Siyam neresidir diye. Bu isimde bir devlet yoktu. Bazı şeyleri merak etmek hep işime geldiğinden olsa gerek, ne ansiklopedilere ne de sonra internete baktım. Belki de hayatım oldukça zor yoldan geç öğrenmelerle dolu geçtiğinden, içten içe bunu öğrenmenin zamanının geleceğini biliyordum. Siyam’ın neresi olduğunu da Bangkok’ta, bugünkü Tayland’ın başkentinde öğrenince şaşırmadım: Siyam orasıymış. Hayat hiç beklemediğimiz anlarda bir parçasını bulduğumuz yapbozlardan başka nedir ki?

Tayland Kralı Bhumibol Adulyadej’in ölümünü ve o kültürde siyah-beyazın yas ifadesi olduğunu da İstanbul’da bir Tay restoranında öğrenmiştim. Benim Bangkok’a gidişim kırk gün sonrasına denk gelecekti. Zayıf hafızalı bir kültürden geldiğim için, Bangkok’a indiğimde, yasın artık bitmiş olacağını tahmin ediyordum. Yine de havaalanındaki kralın fotoğrafının yer aldığı çiçekli anı köşelerine çok şaşırmadım. Orası resmi bir alandı. Resmi yas daha uzun sürebilirdi. Plansız ve bilgisiz bir turist olduğumdan alandaki danışma masasındaki görevlinin “Dilerseniz kralımıza saygı göstermek için siyah kurdeleli rozetlerden takabilirsiniz” demesi de, otelimin nerede olduğunu anlamaya çalıştığım için pek ilgimi çekmedi. Tanımadığım birinin yasını tutmak bir yana, yas tutmanın diğer kurallarını da zaten pek bilmem (1).

Danışma masasının elime tutuşturduğu Bangkok haritası ile metrodan indiğimde, otelimin caddesinde olacağımı biliyordum. Yalnız bu caddenin beş-altı kilometrelik uzunlukta olduğunu hesap edemediğim için, önce yirmi dakika kadar yürüdüm. On bir saatlik uçuştan sonra, oldukça sıcak bir havada yaptığım bu yürüyüşün aslında iyi bir fikir olmadığını ikinci dakikada anlamıştım. Ancak İstanbul’dan kalma bir alışkanlıkla otel yakın mesafeyse taksici bana kızabilir çekincesi ile yürümeye devam ettim. Aslında en çok bu yeni şehri merak ediyordum. Çektiğim valiz ve sırt çantamla bu erken yürüyüş, neredeyse her binanın önünde, güzel Tay çiçekleri ile çevrelenmiş kralın resimlerini görmeseydim daha sıkıcı geçebilirdi. Her gördüğüm bu özenli yas köşelerinin (en uygun bu ismi bulabildim) fotoğraflarını ne zaman çekmeye başladığımı anımsamıyorum. Elimdeki yüzlerce fotoğrafa bakarsak, ilk başlarda olduğu kesin.

On gün kadar, Bangkok’ta ve ülkenin geri kalan yerlerinde bu yas kültürünün fotoğraflarını çektim ve anlamaya çalıştım. Yasın bitmesi ne kelime! Gittiğimde, bizdeki kırkının çıkması gibi olduğunu tahmin ettiğim, önemli anma günlerine de denk gelmiştim. Hiç beklemediğim yerlerde, sokak satıcısının ürünlerinin özenli bir köşesinde, en küçük mağazalarının bile vitrinlerinde, kucaklarda taşınan resim çerçevelerinde, hatta ATM’lerde, nehir kenarındaki bina sırtlarında müteveffa kralın fotoğraflarını görüyor, çeşitli hatıralık eşyaları ile karşılaşıyordum. Kralın, kraliyet ve askeri üniformalı olanların dışında gençliğinin, saksafon çalışının, Budist rahiplik eğitiminin, yaşlı bir köylü ile konuştuğu müşfik halinin, Batılı tarzı kıyafetlerinden altmışlarda çekildiği belli olan ailesinin bulunduğu fotoğrafları her yerdeydi.

terry-eagleton-ideoloji-pdf-kitapİngilizcede bir laf vardır “Görüntüler ve metinler taraf tutmak içindir.” Bu sayede ideoloji en iyi fotoğraf ya da görüntülerle kitlelere iletilebilir. Bir liderin fotoğraflarının yaygın kullanımında her zaman verilmek istenilen bir mesaj vardır. Gerçi sevgili hocam Terry Eagleton’ın da dediği gibi “İdeoloji aynı kötü ağız kokusu gibidir, kimse üstlenmek istemez”; ideolojik yaklaşırsanız da, kültürler ‘asla’ anlanamaz, toplumsal olaylar kavranamaz.

Sokaklardan söz ediyordum. Her sokak anı köşeleri ile, her anı köşesinin önü de fotoğraf çektirenlerle doluydu. İki yıldır ülkenin yönetimine ‘talip olmuş’ cuntanın bulunmadığı, turistik olmayan yerlerde de kralın fotoğraflarını, hatıralık eşyalarını satın alanlar vardı. Kalabalık bir-iki grubun bir kaçının fotoğrafını ben çektim. O kadar çok teşekkür ettiler ki! One-two-three diye saymak gerekiyor, three deyince çekeceksiniz fotoğrafı, orada adet böyle. Bu şekilde yapmayınca yanınızdan biraz buruk ayrılıyorlar. Nereden bilebilirdim ki?

“Ne yaptın Bangkok’ta?”

“Kralın fotoğrafının önünde poz verenlerin fotoğraflarını çektim. One-two-three”.

Sokak satıcılarının tablalarının, el arabalarının üstünde, raftaki ayakkabıların yanında, bir müzik mağazasında bile kralı anma köşesi vardı. Artık adet olduğu üzere “yemek ye-sev-dua et” ve nedense “bunları-egzotik-mekanlarda-yap” temalı Uzakdoğu seyahatlerinden biri olacağını beklediğim günlerim, kralın yasının izini sürmekten ibaret olmaya başladığında bir yazı konusu çıkacağını anlamıştım. Anlamıştım da, ‘monarşiye duyulan sevgi’ konusunda kendimi ikna etmem gerekiyordu. Padişahlara, krallara oldukça karşı olan bir eğitimden geçince sormamak olmuyordu: Sahi 1932’den bu yana on bir askeri darbe geçirmiş, şimdi de cuntanın başta olduğu bu fakir ülke halkı, krallarını o kadar seviyor muydu? Hangisi gerçekti? Hangisi cuntanın zorlamasıydı?

img_8528     

Bir şeyin izini sürmeye başladığınızda, nedense tesadüfler de başlar. Bunun sebebi, dünyaya o gözle bakmaya başlamamızdır. Gözlerimizin o izlerle filtrelendiği zamanlar da başlamıştır. Bilerek baktığımızda görürüz ancak.

Bilmediğiniz bir şehirde, akşam karanlığında tek başına yürüdüğünüzü düşünün. Siyah giysili kadın-erkek, hatta çocukların bir yere gittiğini görürseniz ne yaparsınız? Ben takip ederim. Ettim de. Hep beraber yüzlerce kişilik uzun bir sıraya eklendik. O kadar yorgun olmama karşın, bir saat sırada bekledim. Tek turist bendim. İşin ilginci malum turist kıyafetleri içinde hemen fark edilen beni kimse beni yadırgamıyordu. Sıram geldiğinde oldukça büyük bir alana girmiştim. Askerler herkes gibi benim de kimliğimi sordular. Bir tanesi geldi, İngilizce neden geldiğimi sordu. Ben de “Herkes neden geliyorsa ondan,” dedim. Nedense bana izin verdiler.

İki-üç futbol sahası büyüklüğünde bir alana girdik. Her biri birkaç bin kişiyi alacak üç bölümünün üstü tente ile kapanmıştı. Her tenteli bölümün altındaki yüzlerce sandalyenin üstünde oturan siyah giysili tebası, tekrar tekrar başa sarıp oynayan, krallarının hayatının anlatıldığı büyük perdeye bakıyordu. Bunlar Batılı tarzdaki alışveriş merkezlerinde gördüklerimden daha zayıf, daha az makyajlı ve saçları daha az boyalı ve daha dar gelirli oldukları belli olan bir topluluktu. Bir bölümde yemek dağıtılıyordu. Belki yemek için gelmiştir bu fakir halk diye düşündüm de neden yemeklerini yiyip kalkmıyorlardı? Beraber oturup onlarla filmleri izledim. Kralın ailesini, çocuklarını, hatta yerine geçecek olan yeni kralı da öğrendim.

   

Herkes gibi ben de merak ederim gideceğim ülkeleri, ancak gittiğimde kendim öğrenmek isterim. Dakikası dakikasına planlı kendi hayatımın dışında olmaktan, ne istiyorsam onu yapmaktan başka bir şey istemem. Rehber kitapları almam, turlara katılmam. Sonuçta herkesin gittiği en güzel yerlerin birçoğunu görememiş olarak geri döner, dahası bir de buna bozulurum. Bu sefer kesin olarak görmem gereken iki yeri ezberlemiş gittim. Bir tanesi en büyük Budist tapınağı, diğeri de kraliyet sarayıydı. İkisi de birbirine çok yakın olduğundan ve Bangkok’ta beş gün geçireceğimden çok kolaydı bunu gerçekleştirmek. O Budist tapınağa üç kez gitmiş, ancak her yola çıkışımda farklı bir şeye takıldığım için sarayı bir türlü görememiştim.

En sonuncu gün kraliyet sarayını görmeye kesin kararlıydım. Saraya doğru yürürken yine başladı yas kalabalığı. Dağıtılan küçük kekler, su, meyve salatası, hatta bir bölümde yemek kuyrukları ve tüm bunların askerler tarafından organize edilmesi, bazı yerlerde rahiplerin dağıtması… Önünden geçtiğim her küçük topluluk beni davet ediyordu. Sadece dağıtanlar değil, üst-başlarından çok fakir olduğu anlaşılan halk davet ediyordu. Aynı bizdeki ölünün ardından yiyecek dağıtılması adeti gibi olduğunu düşündüğüm için kıramadım. Zaten o kadar sıcak altında, soğuk su oldukça makbule geçen bir ikramdı. Neticede soğuk suları içip, kekleri yiyip, bol bol da fotoğraf çekerken, saraya kapanış saatinde ulaştım. Daha önce bir kez de yorgunluktan tapınakta uyuyakaldığım için kaçırmıştım. Budist rahibin beni dürtmesi ile uyanmıştım.

“Ne yaptın Bangkok’ta?”

“Tapınaklarda uyuyakaldım, yas alanlarında soğuk sular içtim, kekler yedim.”

12 Eylül cuntasında büyümüş bir çok çocuk gibi, askeri yönetimin her türlü halini iyi anımsarım. Mikrofonlarla bağırarak direktif verilen, o sıcakta tören alanlarında bekleyen öğrencileri görünce, sürekli yazmak zorunda olduğumuz o anlamsız kompozisyonları, cunta direktifleri doğrultusunda yapmak zorunda olduklarımı hatırladım.

Cuntaların başarılı olmak için birlikte hareket edecekleri sevilen bir kültürel simgeye ihtiyaçları vardır ki, her şeyi onun adına ya da yardımıyla yapabilsinler. Tabii bir de ortak düşman yaratmaları gerekir. İki yıl önce gerçekleşen Tayland cuntası, anlaşılan sadece kralın yas töreninin şaşmaz bekçisi değil, kraliyetin de büyük destekçisiydi. O zaman günler boyu yaptığım gözlemleri, biraz da internetten araştırma yapmanın zamanıydı.

    

Siyah yas giysilerine paralarının yetmediğinden şikayet eden halkı anlatan ‘demokratik’ Batılı gazete haberlerini okudum. Cuntayı eleştiriyorlardı. Hemen hepsi Tayland’ı sömürgeleştirmeye çalışan ülkelerdendi. O siyah giysileri nereden aldıklarını dolaşıp, bulmuştum. Fiyatlarını da. Batılı tarzda giyinseler de gündelik kıyafetlerde farklı bir sisteme sahip olduklarını önceden fark etmiştim. Gece kıyafeti olarak giyilecek elbiseleri gündüz giyebiliyorlardı. Siyah yas kıyafetlerinin arasında bizde düğünlerde giyilen payetli tüllü kıyafetler de vardı. Bundan hem gelenekselden uzaklaştıklarını, hem de küresel anlamda yaygınlaşmış (Batılı) giyim kültürünü öğrenecek kadar eğitimli olmadıklarını, dahası o bağlamdaki eğitimin çok yaygın olmadığını anlayabilirdik. (Batılı) giyim zincirlerinden alışveriş yapacak kadar zengin olmadıklarını da. Kıyafet bir kültürü anlamada en çok kullandığımız şifrelerdendir.

.     

O gazete haberlerine inansa mıydım? Siyah günlük yaşamda neredeyse hiç kullanılmayan bir renkti ve yas törenlerinde yüzlerce, binlerce insan görmüştüm siyah giyinmiş. Çoğunun üstünde basit bir siyah tişörtün altına siyah pantolon, etek vardı. Hesaplamıştım, sokaklarda yenen iki öğle yemeği fiyatına iki parça siyah kıyafet alınabilirdi. Siyah kıyafetlerin bir çoğunun rengi atmıştı. Anlaşılan bir çoğunun yas kıyafeti zaten vardı.

Kralın yasını tutmak istemeyenlerin cezalandırıldığı videolar da buldum Batı basınında. Bir tanesini askerler itekleyerek, kralı anma köşesinde zorla diz çöktürüyorlardı. Cunta kraliyeti eleştirenleri hapsediyordu. Demokrasi bekçisi Batı medyası cuntayı eleştiriyor, ezilen halka acıyor, dünyayı demokrasiye çağırıyordu. Benim gördüğümse daha çok gönüllü yas tutanlardı. Askerlerin bulunmadığı yerlerde de kralın yası tutuluyordu.

Kralın yası neden tutuluyordu? Bu yas zamanında kralın fotoğraflarının önünde poz verenlerin çoğu neden gülümsüyordu?

Bir lider ne zaman sevilir? Demokratik olmayan bir lideri sevmek mümkün müdür? Bu soruları sadece bizler değil, tüm dünya soruyor. İçinde yaşamadan turist gözü ile bir kültürü anlayabilmek mümkün değil. Hele oryantalist, her kültürel olguyu kendi değerlerine göre yargılayan Batılı gözü ile bunları anlamak imkansız. O açıdan, bu yazıyı kısa kesip, sizleri fotoğraflarla baş başa bırakmak istiyorum.

img_9138 Unutmadan, en son gün ben de halkın üzüntüsüne duyduğum saygıyı gösterme amaçlı siyah kurdele taktım. Kıyafetim uygun değildi ama siyah kurdeleyi takmak yeterli olmuştu. Siyamlılardan birkaç şey öğrenmiştim.

Kendi ‘Kral ve Ben’ hikayem de bu şekilde bitti.

      

      

(1) “Acı ve Baskı ile Tetiklenir Gırgır” adlı yazım https://tacliyazicioglu.com/2016/03/24/aci-ve-baski-ile-tetiklenir-girgir/

Not: Link verdiğiniz, içeriği değiştirmediğiniz, fotoğrafların hepsinin yüklenemediği durumlarda da “Ekteki linkte fotoğrafların tamamını bulabilirsiniz” yazmanız şartıyla takdirde yazıyı paylaşmanızda bir sakınca yoktur.


KRAL VE BEN” için bir yanıt

  1. Geri bildirim: OYUN – VİET NAM

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s