“WhatsApp” ÜLKESİ TÜRKİYE

Anaokulu da sayarsak hayatımın yirmi altı yılı öğrenci olarak geçmiş. Bunun içerisinde tarihime gümüş, alüminyum vs. boş verin, melamin harflerle bile yazdıramayacağım bir mühendislik öğrenciliği deneyimim oldu. Hemen özetini tek cümle ile ifade edeyim: Oldukça kötü bir mühendislik öğrencisiydim!

Oysa matematikte iki adet problemi lise arkadaşlarımdan daha iyi çözebiliyorum diye sonsuz bir özgüvenle başlamıştım okula. Dört yıl sonunda beni bekleyen Bilgisayar Mühendisi sıfatı da oldukça havalı geliyordu doğrusu. Aslında lisedeki halimi tanıyan herkesin, benim ya annem babam gibi hukukçu ya da yazar olmamı bekliyor olması ne fayda! Sıfat o denli büyülü ve havalıydı ki o zaman için, kimse beni kınayamadı. Herkes, aynı bugün çıkan her yeni teknolojik üründe olduğu gibi, bilgisayarın ismiyle bile büyülenmişti. iPhone’un ilk çıktığı zamanları anımsayın.

Konuya geri döneyim, evet, davulun sesi sadece uzaktan hoş geliyordu. Üniversite yıllarım Kemalettin Tuğcu’nun hikayelerini bile kıskandıracak kadar acı geçti. Sonuçta mühendislik okurken öğrendiğim yegane şey de bir sosyal bilim bilgisi oldu: İnsanlar mühendis olabilenler ve olamayanlar şeklinde ikiye ayrılırlar. Şimdi size sonrasında çektiğim çileleri anlatmaya başlayabilirdim. Ama inanın oldukça sıkıcı. Yine de bir tanesini anlatmadan geçemeyeceğim ki konuyu başlığa bağlayabileyim. Yoksa bu uzar, gider…

Mühendislik boyunca yurttaki oda arkadaşım ve sınıf arkadaşım –ki kendisi şimdi aynı dalda başarılı bir profesördür– ertesi günkü sınava, abartmıyorum, sayfalara göz gezdirerek çalışırdı. Diyelim sınav 40 sayfalık bir bölümden olacak, oda arkadaşım göz gezdirmesi (ona çalışma denemezdi, çünkü zaten sınıfta hoca anlatırken ya da ödevleri yaparken öğrenmiş) ortalama 15-20 dakika sürerdi. Sonra da çok uykusunun geldiğini söyleyerek, esner ve uyurdu. Benim içinse her sayfa bir saatten fazla süren bir emek isterdi. İlk cümleye başladığımda yirmi yıllık hayatım gözümün önünden geçer, kimleri özlediğimi anımsar, türlü türlü hayallere dalardım. Özetle o dersi öğrenmek yerine her şeyi yapmış ve en fenası oldukça da yorulmuş olarak masadan kalkardım. Sonuçta da, konular ilgimi çekmediği için, es kaza öğrendiğim her şeyi sabah kalktığımda unutmuş olurdum. Bu neredeyse her ders için geçerli oldu. Son sınıftaki bitirme projem dışında hiç bir dersten en yüksek not olan A’yı almadım. Bitirme projem de zaten mühendislikle ilgili değildi; bir yıl boyunca Türkçe dilbilgisi çalışmıştım.

Her zamanki gibi girişi uzun tuttuğumun ve başlığa gelemediğimin farkındayım. Ama bir kez daha oda arkadaşımla aramızdaki keskin uçurumu vurgulamak isterim. Ben çamaşır makinesi bile kullanmayı öğrenmekten nefret eden bir bilgisayar mühendisliği öğrencisiydim, oysa o sonrasında aynı bölümde saygın bir Amerikan üniversitesinde doktora yapıp, aynı alanda profesörlüğe yükselen bir bilimci şu an. Ancak kısa bir süre önce şöyle bir olay oldu:

Mühendislikteki arkadaşlarımla bir gece buluştuk. Oda arkadaşım, ismine Ayşe diyelim bundan sonra, şans eseri İstanbul’daydı. O da katıldı. Bu sayede mühendislikteki arkadaşlarımızın bulunduğu, hasbelkader benim kurduğum WhatsApp (en sonunda konuya gelebildim) grubuna dahil oldu. Yan yana otururken de WhatsApp uygulamasını bizimle iletişime geçebilmek amaçlı yeni yüklediği için bana bir soru sordu. Sonuçta tüm uygulamaların ufak tefek farklılıkları olur. Son derece normal bir soruydu. Hem Ayşe de aslında bana sorduğunu kendi başına otuz saniyede keşfedebilirdi. Ancak Ayşe o gece kolay yolu seçti ve yanında oturan bana: “Taçlı, şunun şurası nasıl olacak?” diye sorma gafletinde bulundu.

O an yaşadığım duyguyu anlatmayı deneyeceğim. Önce gökten yıldızlar düşmeye başladı. Ortalık nurla aydınlandı ve melekler altın bir taht getirip, beni üstüne oturttular: Ayşe bana bir bilgisayar sorusu sormuştu. Dahası ben bu sorunun cevabını biliyordum!! Çünkü ben onun gibi Amerika’da değil, WhatsApp Ülkesinde yaşıyordum.

Sen çok yaşa WhatsApp! Ülkemizin en sevgili uygulaması, pardon “epi”.

Geçen gün yine yurtdışında yaşayan bir arkadaşım “Amma çok çevrimiçi görüyorum seni!” deyince bir saydım: Toplam dört lise grubum, iki üniversite grubum, iki apartman komşuları grubum, kuzen grubum, akrabalar grubum… Tam on dört WhatsApp grubunun üyesiydim. Şikayet edemezdim, bunların en az yarısını da ben kurmuştum. Aynı anda bir çok kişiye ‘anında’ hitap edebilmenin neresi kötüydü ki? Hep arzuladığım(ız) şey bilakis.

Türkiye dünyada sosyal medya kullanımında hep en tepelerde yer alır. Bir bakarsınız en fazla Facebook kullanıcısı biz olmuşuz, sonra tüh üçüncü sıraya düşmüşüz; ama Twitter’da yükselmişiz, YouTube’da aynı kalmışız… Biz bilgisayarları ya da sosyal medyayı değil, sosyalleşmeyi seviyoruz. Bizler için her zaman: Önce muhabbet!

Kuzey Amerika’da ve Batı Avrupa’da altmış yaş üstü WhatsApp’i, sosyal medyayı bırakın, akıllı telefon kullanımı bile çok azdır. Oysa ben her Cuma seksenlerine ulaşmış, kalbi yirmilerindeki sevgili yengemden “Hayırlı Cumalar” mesajı alırım. Bana sadece mesaj değil, fotoğraf da çekip yollar. Ondan daha genç annemin ve üniversite arkadaşlarının bulunduğu aktif bir WhatsApp grubu var. Herkes orada, ‘anında’ ulaşılacak kadar yakın! Bundan güzel ne olabilir? Elli yıldır özlenilen şey: Üniversite arkadaşlarına hemen erişim, üstelik Facebook’tan daha özel… Çünkü Facebook’ta paylaşımınızı kimlerin görüp “beğenmediği” bilgisi yok. Ama WhatsApp’te var: “Demek gördün de, bir şey yazmadın!” hesapları.

Ancak benim kendi lise grubumdan günde 500-1000 arası mesaj gelmeye başlayınca, bir çok kişi gibi WhatsApp gruplarını susturdum, ama ne fayda! Ülkemizin tüm iletişimi WhatsApp’ten dönüyor.

“İstanbul’a geldim. Bir hoş geldin mesajı yollamadın!”

“E ben senin İstanbul’a geldiğini nereden bilecektim? Rüyamda mı görecektim?”

“Gruba yazdık o kadar. Facebook’ta da var.”

“…”

Aslında doksanlarda bilgisayarlar hayatımıza girdiğinde herkesi korku dolu bir hayranlık sarmıştı. Aklıma bir arkadaşımın bilgisayar kullanmayı öğretmeye çalıştığı şirketteki orta yaş ve üstü elemanların stresinden söz etmesi geldi. İki korku bir araya gelmişti: Bilgisayar korkusu ve bilgisayar kullanmayı öğrenemeyince işini kaybedeceği korkusu. Gerçekten de açması, kapanması ile bir olaydı o zamanlar bilgisayar. Ama akıllı telefonlar öyle mi? Açması kolay. Tüm sevdikleriniz ve sevmedikleriniz, herkes orada. Sevmediklerinizi engelleyebilir, dijital sonsuzluğa gömebilirsiniz. Birini arama zahmetine katlanmanıza gerek yok, bir mesaj yolladığınızda o dilediği an bakıp, yanıtlayabilir.

Gerçekten de bana artık “telefon açma” fiilinin ve hareketinin sonlarına yaklaşmışız gibi geliyor. Bir saat sonra görüşeceğim arkadaşım bile bana WhatsApp’ten ulaşıyor ve şunları yazıyor:

“Yola çıktın mı? Ben de çıkayım mı?”

Ben gideceğim yere ulaşmama yakın o mesajı görüyor ve telefon açıyorum:

“Ya neden aramadın ki? Her an telefonuma bakmak zorunda mıyım?”

“Ne bileyim? Meşgulse rahatsız etmeyeyim diye düşündüm.”

“Meşgul olursam, açmam, sonra ararım. Ben geldim, sen neredesin?”

“Aaaa ben daha hâlâ çıkmadım, senden haber bekledim.”

“….”

Araştırmalara göre, WhatsApp profesyonel amaçlarla kullanıldığında, örneğin Amerika’daki bir hastanedeki ameliyathane ekipleri arasında, ekip çalışmasını daha verimli hale getiriyormuş. Yalnız ülkemizde bu farklı amaçla kullanılabiliyor; örneğin, iş bilmez yöneticilerin elemanlarını güya motive etmek için:

“Günaydın. Bugün satışlarını artıracağından eminim!!”

“İyi akşamlar. Bugün ne kadar sattın?” (1)

Ancak hesap sorma sadece orada yok ki!

“Sürekli çevrimiçisin. Hani çalışacaktın?”

“Senin de bunu öğrenebilmen için çevrimiçi olman gerekmiyor mu?”

“E, ben sana bakmak için girdim.”

“…”

Tabii ki bunlar artık emojisiz de olmuyor. Duygularımızın estetik ifadelerini hangi büyük ressam bu şekilde ifade edebilmiş ki!… Kullanırken ilkin utanmıştık. Şimdi herkes kullanıyor. Hatta “sanatını yapıyor”! Yalnız her ne kadar sokakta yürürken elde telefon mesaj yazılmasına ve orası burası kırılanlara alıştıysam da (misâl ben), hâlâ erkeklerin rujlu dudaklı emojilerle öpmelerine alışamadım. Bunun da bir raconu olmalı, emoji kullanmanın kanununu yazsam yeniden!..

Neticede sen çok yaşa WhatsApp!

Seni bu kadar sevmemizin sebebi sakın teknolojiyi seven bir kültür olduğumuz şeklinde anlaşılmasın! Yeniliklere biz ancak işimize gelirse uyum sağlarız.

Bizleri birbirimize bağladın bağlamasına, hem yıkılmış mühendislik öğrencisi gururumu da kurtardın ama lütfen biraz daha sessiz ol! Yoksa ülkemiz mesajlaşmaktan çalışamaz hale gelecek.

 

(1) Bununla ilgili çok güzel bir oto-etnografik bir yazı yayınlandı geçenlerde: http://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/189421-ciro-kotu-toparlayalim-lutfen

Not: Uygulama yerine aplikasyon demek, ne demek? Ben anlamıyor!…


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s