İKİ AYAKLI HİKÂYE

Mustafa Arslantunalı ile İletişim Yayınları için karantina günlerinde birbirimizle yaptığımız söyleşi

Mart 2020’de yaptığımız söyleşinin görseli buydu

Bir WhatsApp görüşmesi

CUMA: 1. GÜN

M.A.: Tekrar selam. En sonunda başlıyoruz!

T.Y.: Ağaçlar budandı mı bari?

M.A.: Budandı. Kusura bakma gecikme için.

T.Y.: Haber verdin zaten, sorun değil, biliyorsun evdeyim! Bu arada, ne ağacı budanıyor şu an? Neredesin?

Mustafa’nın yolladığı fotoğraflardan biri

M.A.: Köydeyiz. Dut ağacı budanırken düşen dal fırının bacasını dağıttı. Ondan uzadı iş. O yüzden geç kaldım.

T.Y.: Böyle bir sorunun çıkacağını şehirdeki kimse tahmin edemez! Trafik vardı falanın yanında bu mazereti düşünsene! Sizli, bizli faslı bitirdik önceden nasılsa, az da olsa tanıştık. O halde nereden başlasak?

M.A.: Salgın?

T.Y.: Ne ilginç bir konu, nereden aklına geldi ki? 🙂 Şu iki yüz yüze tanışmamış kişi hatta birbirinin sesini hiç duymamış iki kişi olarak yazışmamız bana Aziz Nesin’in birbirleriyle mektuplaşan Şimdiki Çocuklar Harika‘sını anımsattı. İnternet ilk çıktığında da insanlar tanımadıklarıyla yazışır dururlardı, hoş şimdi de var bu.

M.A.: Ama Şimdiki Çocuklar Harika’daki o çocuklar iyi tanıyorlardı birbirlerini.

T.Y.: Bak sen de biliyorsun o kitabı.

M.A.: Bilmez miyim? Son zamanlarda epeyce okudum ve dinledim. Canan sık sık okuyor ya da okutuyor bize, yerlere yatıyor gülmekten. Ama bizim konuşmamız daha ziyade 1980’lerin ortasındaki telsiz furyasını andırmıyor mu? “Arkadaş arıyorum breyk breyk”.

T.Y.: Ben de onu okurken yerlere yatardım gülmekten. Okuduğum en komik kitaptı o güne kadar. Breyk dans da vardı o sıralarda.

M.A.: Hiç unutmadığım şeylerden… Aslında keskin belleğimle tanınan birisi değilimdir.

T.Y.: Benimki ne yazık ki tam bir çöplük hafıza. Gerekli gereksiz her şey aklımda.

M.A.: Bütün bellekler biraz öyle. Elekli çöplük gibi. Ajda Pekkan’ın en kötü şarkısının sözlerini unutmamak nedir yani?

T.Y.: O şarkıların  Ajda Pekkan gibi sonsuza dek güzel kalacaklarını tahmin ediyor ve unutamıyoruz (unutmamamız gerektiğini düşünüyoruz!). Bizi bize bağlıyor anısı.

M: 🙂 Salgın-karantina günlerinde kitaptan, edebiyattan korkarım çok fazla şey beklenir oldu. En azından, okuyan yazanlar arasında…

T.Y.: Sohbetimiz de bu yüzden edebi bir sohbet olmalıymış.

M.A.: Rejiden uyarı mı geldi?

T.Y.: Önceden tembihlendi edebi olsun diye, gözleri üstümüzde, hissediyorum.

Bak aklıma ne geldi? Sence biz üç ay önce şu söyleşiyi yapsaydık, ne değişik olurdu? Bizim diyaloğumuz yani.

M.A.: Paralel bir evrende neler olurdu? O evrende de epey yaşadığımız için tahmin edebiliriz: daha ziyade okumak yazmak üzerine konuşurduk herhalde.

T.Y.: Daha mutlu ve umutlu başlardık belki.

M.A.: Belki. Belki de öyle olmazdı. Üç ay önce de buralar karanlıktı. Hatta şimdi belki tek bir küresel düşman söz konusu olduğu için daha rahatız sanki. Eskiden bir çukurdaydık, şimdi her yer eşitlendi.

T.Y.: Karanlıktı ama sanki en azından önümüzü görüyorduk. Bildiğimiz yerlerdeydi o karanlık. Ummadığımız yüzeylerde fink atmıyordu!

M.A.: İçten içe hepimiz bunun atlatılacağına eminiz. Bizim kendimizin de bu salgından kurtulacağımıza emin olduğumuz gibi.

T.Y.: İçten içe atlatacağımızı düşünüyoruz.

T.Y.: Bak, aynı şeyi yazıyormuşuz!

M.A.: Evet! Bu sefer soru neredeyse hiç kimsenin çalışmadığı yerden geldi!

T.Y.: Kim çalışmıştır ki? Ah evet Zizek! Kitap bile yazmış hemen.

M.A.: Hazırcevap öğrenci.

T.Y.: Ben mi Zizek mi?

M.A.: Zizek.

T.Y.: Ama ben de!

M.A.: Peki peki. İkiniz de. Hem çalışkan hem iyimser… Biz geri kalan bütün öğrenciler sınıfta kaldık.

DÜNYANIN ARASI

T.Y.: Ben kötümser olduğum zaman donakalıyorum. Elim kolum bağlanıyor, hiçbir şey yapamaz hale geliyorum. Benim yaşama şartım bu.

M.A.: Çok kötümser, gergin bir atmosferdeyiz, doğru. Ama sanki başka bir ferahlık da söz konusu şimdi. Soruların çalışmadığımız yerden çıkmasının getirdiği ferahlamadan söz ediyordum. Yani daha önceki problemlerde üzerimizde olan yükler yok burada. Memleketin halinde, iklim krizinde, şunda bunda hep bizim de bir payımız vardı… Şunu yapamadık, buna sessiz kaldık gibilerinden… Teselli olacaksa, şimdi bir parça yüksüzüz.

T.Y.: O yükler şimdi de var…

M.A.: Şimdi de vardır belki ama aynı şey değil bence. Suçluluk hissi çok daha az hatta yok burada.

T.Y.: Neticede ihtiyacı olmadığı halde üçüncü ayakkabısını alan ve almaya devam eden herkeste var. Tüm bu tüketim çılgınlığıyla, gösteriş merakıyla buralara gelmedik mi? Kaynakların doğru yerlere aktarılmamasında hepimizin suçu var. Dünya bir ara verdi. Bir la dolce vita yaşadık ve bitti.

M.A.: Bitmez o. Tekrar devam eder. (Marcello Mastroianni geldi gözümün önüne!)

T.Y.: İlaç şirketleri “sağlıklı yaşam” vitaminlerine aktardı kaynakları vs vs. (Neden Anita Ekberg değil?)

M.A.: Seninki nasıl bir iyimserlik böyle? Dur, dünyanın sonuna gelmedik henüz. Birkaç on yılımız daha var.

T.Y.: Hahahaa, yok yine döneceğiz kaleden, biliyorum. Maksat bundan da ders alalım. (Marcello benim olsun, Anita’yı sen al!)

M.A.: Direkten mi dönsek? (Marcello herkese yeter.)

T.Y.: Ben işte böyle bazı deyimleri yanlış anımsarım, özellikle futbolla ilgili olanları!

MA: Olur öyle :). WhatsApp’ta yazma hızımız, konuşma hızına yakın ne de olsa.

T.Y.: Bu edebi bir sohbet ama sen Teknopolis’in yazarısın. Bu isimden edebiyatla ne kadar ilgili olduğunu anlamıyor insan.

M.A.: Doğrudur.

HEP AYNI HİKÂYE

T.Y.: Sen sanki bir roman yazmışsın gibi de düşünüyorum bazen okurken.

M.A.: Bu aşırı bir iltifat oldu.

T.Y.: İltifat etmek için söylememiştim. Orada gerçekten de bir hikâye anlatıyorsun ve baştan sona hem bildiğim ama bir başkasının gözünden hiç bu şekilde dinlemediğim bir hikâye, hem de resimli!

M.A.: Aslında şöyle bir yanı var: Bütün bunlar, yeni teknolojiler ya da insanlığın evrimi gibi konular dev birer hikâye, aynı şeyi söylemiş oluyoruz işte.

T.Y.: Ve edebiyata çok sık başvuruyorsun, sadece teknolojiyi değil dünyayı farklı açılardan anlatma kitabı bu.

M.A.: Deneme yazıyorum çünkü. Edebiyat dediğimiz şeyle bu konuların birbirinden ayrı dünyalara ait olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama bunları hikâyeleştirerek anlatmanın bir sorunu var. (Tam da yazmakta olduğum bir yazının kenarına değdik.) Şöyle bir sorun: İnsanlığın evrimini ya da teknolojilerin gelişimini hikâyeleştirince sanki başı sonu belli bir hikâye yazmış oluyorsun. Ama doğru değil bu.

T.Y.: Henüz ortasına gelebildim ama sen düşünce tarihini de anlatıyorsun. Bir altyapı kuruyorsun ama teknofillerin beklediği bir şey değil bu. Filmler, şiirler şunlar bunlar. Bir kahramanın tüm bunları nasıl yaşadığını anlattığını ve anlamak için neler okuduğunu anlatıyorsun. Bu senin düşünsel otobiyografin gibi biraz.

M.A.: Dünya hakkında bilemediğimiz, anlayamadığımız çok şey var. Hani, 19. yüzyıl romanından sonra nasıl 20. yüzyılın başında yeni anlatı teknikleri denediler… Tanrı gözünden bilinç akışı tekniğine neden gelindi? İşte bu dev hikâyeleri de başka tekniklerle anlatmak, hikâyenin içindeki boşluklara işaret etmek gerek. Bunun için de dolaylı yoldan gitmek, bazen konunun etrafından dolaşmak şart. Deneme hatta düzyazı dediğimiz şeyle roman teknikleri buluşabiliyorlar sık sık. Birbirlerine bulaşıyorlar da diyebiliriz.

T.Y.: İşte tam bu yüzden metnin ya da romanın öleceğini müjdeleyen herkese gülüyorum. Bir film vardı, İnsanlar Yaşadıkça (From Here to Eternity), işte insanlar yaşadıkça hikâyeler çeşitlenecektir.

M.A.: Sana hem katılıyorum hem de katılmıyorum.

T.Y.: Katılmadığın yeri alayım.

M.A.: Hikâyeler çeşitleniyor çeşitlenmesine, ama sonsuz sayıda hikâye yok. Temel birtakım hikâyeler var, sonsuz bir şekilde birbirlerini tekrar ediyorlar, çeşitlenerek, zamana uyarlanarak. Ama belki tam da bu yüzden hikâye kadar vazgeçilmez bir şey yok hayatımızda.

T.Y.: Buna benzer şeyler okumuştum ama sınıflandırmalara inanmakta hep zorlanırım nedense. Hiçbir hikâye sanki bir diğerinin tekrarı olamaz. Ama bu tartışmanın çook eski olduğunu biliyorum, o zaman bu edebi bahsi geçelim!

M.A.: Tamam. Bizler ayaklı hikâyeleriz sonuçta, değil mi?

T.Y.: Hem de nasıl.

T.Y.: İlk romanın ne zaman yazıldığını biliyor musun? (Uzman sorusu :))

M.A.: Don Kişot‘tan öncesi mi var?

T.Y.: Evet işte, var, 11. yüzyılda Murasaki Şikibu diye bir Japon kadın yazmış. 1300 sayfa. Batılı olmadığı ve kadın olduğu için daha yeni yeni literatüre geçiyor, o da zorla. Öylesine müthiş bir metin ki! İngilizceye yüzyıl önce çevrildi ama henüz Türkçede yok. Neticede bin yıldır roman var. Belki üç bin yıldır yazılı hikâyeler var. Dediğin doğru işte. Ayaklı hikâyeleriz bizler. Hem dinlemeyi hem de anlatmayı severiz.

M.A.: Peki ardından gelenler var mı? Bir gelenek yaratmış mı?

T.Y.: Tabii ki var. Tüm şu Japon edebiyatı Don Kişot‘tan türemedi. Batı paradigmasının ve oryantalizmin aksine, Murakami, Murasaki’den türedi.

M.A.: Üç bin yıl dedin ya, yazı öncesini hesaba katarsak milyon yıl…

T.Y.: Yazılı olanlar için 3 bin yıl demiştim.

M.A.: Pardon! Edebiyattan çok fazla şey beklenmesi meselesine dönebiliriz şimdi. Dönelim mi?

T.Y.: Bekliyorum dönmeni 🙂 ama ne düşündüğümü şuraya iliştireyim: Bizlerin en yakın dostu işte yüzlerce yıldır hikâyeler olduğu için, tekrar onlara değil de her başımız sıkıştığında onlara başvuruyoruz. Tıpkı şu salgında başvurduğumuz gibi.

OKUMAK MODASI, EN SONUNDA

M.A.: Tamam. Roman ölmeyecek, hikâyeler bizim için hayatî derecede önemli, hangi kılıkta olursa olsunlar: Roman, hikâye, masal, deneme, film, dizi film… Yalnız, sanki son günlerde, karantinanın başından beri edebiyata fazla bir yük bindiriliyor gibi. “Edebiyat bu zamanda ne işe yarar?” sorusu mesela. Edebiyat ne zaman bir işe yaramış ki? Nefes almak neye yarar? (Edith Piaf’ın iyice küçülmüş hali geldi gözümün önüne, Theo’yla birlikte: “Aşk nedir, neye yarar?”)

T.Y.: Yük değil de, bence burada bir suçluluk duygusu var.(Aşk konusu uzun)

M.A.: Nasıl bir suçluluk duygusu?

T.Y.: Çoğu insan tüketime ayıracağı zamanı hep edebiyattan çaldı. Suçluluk da duyuyor olabilirler. Etkinlik tüketimi öncelendi, özellikle iki binlerden sonra. Alışveriş, turizm, eğlence, eller havaya, yemeğe çıkma. Daha fazla para kazanma yolları araştırma. Sonra da yorulup okuyamama. Bizi hayata bağlayan, özgürleştiren hikâyelere sırt çevirme ve az hayal kurma.

M.A.: Ben alışveriş merkezine gidemedikleri için, insanların şimdi evlerinde kitaplara sarıldığına inanamam.

T.Y.: Buna cevabı birkaç yıl sonra alabileceğiz.

M.A.: İhtiyaç duymuyorlardır belki de, basitçe.

T.Y.: Düzen hayal kurmaya duyduğumuz ihtiyacı unutturuyor da ondan. Lisedeyken ben kitap okumak havalı değildi. Üzülürdüm neden böyle diye.

M.A.: Hiç havalı olduğu bir zaman var mıydı, bilmiyorum.

T.Y.: Sonra akademisyen oldum. Baktım yine edebiyat okuma havalı değil. Herkes kendi alanlarında kitap okuyor ya da yazıyor. Şu kitap okumak ne zaman havalı olacak diye düşünür dururdum. Bak işte oldu. Şimdi herkes sosyal medyada okuduğu kitapları paylaşıyor.

M.A.: Belki evde kalınca bazı insanlar daha çok okur olmuşlardır.

T.Y.: Evdekiler bir baktılar ki, artık çok vakitleri var (Bu durum tabii sınıfsal da bir şey). İşte gün bugündür: Kitap okumak havalı bir şey! Çünkü turizmle ya da gittiğin restoranla hava atamıyorsun ya da pahalı marka çantanla!

M.A.: Hayırlısı olsun. Ama vaktim yok bahanesiyle okumayanlar vakit bulduklarında okurlar mı? Ben okumanın iptila olduğuna inanırım.

T.Y.: İletişim Yayınlarının yazarısınız galiba 🙂 (Okumak iptiladır)

M.A.: “Edebiyat hava atmaya yarayabilir artık”. Bir işlev daha bulmuş olduk.

T.Y.: Bence edebiyat en sonunda moda oldu ya da olmak üzere, inan buna. Çünkü evden hava atılacak iki şey var yemek ve kitap. Yemek, işte biliyorsun artık market şu bu büyük şehirlerde özellikle ulaşılmaz durumda. Öyle antin kuntin yemekler yapılamayacak bir süre. Malzeme yok. Kitap okunacak. Okumak prim yapacak. Yaşasın!

M.A.: İptila derken Peter Bischel şunu diyordu mesela: Siz hiç bir alkoliğin ben içmeyi severim ama bu aralar vakit bulamıyorum dediğini gördünüz mü?

T.Y.: Doğru söylemiş. Bu bir alışkanlık tabii ki ama sonradan da kitap müptelası olunur!

M.A.: Evet. Bu karantina zamanı yeni okurlar yaratabilir diyorsun.

T.Y.: Bir tek bu işe yarayabilir, diyorum.

CANAN İLE ŞİRİN

M.A.: Kızın kaç yaşında?

T.Y.: 13 yaşında, Şirin. Peki Canan?

M.A.: Canan 11 yaşında. O zaman anlatacağım şeyi çok iyi biliyorsundur…

T.Y.: Haliyle! Ben iki yıl daha deneyimliyim!

M.A.: Okullarda çocukları kitaptan ve okumaktan soğutma konusunda sistemli bir kampanya var: Sık sık öğretmenlerin seçtiği bazı kitapları çocuklara zorunlu okutuyorlar ve üstelik okuyup okumadıklarını kontrol etmek için sınav yapıyorlar! Sizin okulda yok mu böyle bir şey?

T.Y.: Olmaz olur mu?

M.A.: Kitapların pek azını beğeniyor Canan. Çok haklı. Laf aramızda, beğenilecek gibi değiller. Didaktik olmayanı yok gibi. Bizim zamanımızda seçme şansımız vardı!

T.Y.: Sıkılıyor çocuklar o kitaplardan. Hiç şaşmıyorum. Ben bana ödev verilen iki kitabı sevdim sadece. Bülbülü Öldürmek ve Gönülçelen, onlar da İngilizceydi.

M.A.: Eh, şanslıymışsın, ne diyeyim…

T.Y.: O kitapları okuduğum için şanslıyım ama benim şansım asıl aileden geliyor, anne ve babamın çok iyi birer okur olmasıyla, evde hep okuyamayacağım kadar çok kitap bulunmasıyla. Canan’ın yaşında Zola okuyup anlamayan ve sonra da okuduğum için geri dönmeyen (çünkü okunacak çok kitap var) bir çocuktum. Pek hoş bir hikâye değil doğrusu! Gitti Zola’lar! 🙂

M.A.: Evet, eskiden bir klasik okuma mecburiyeti vardı.

T.Y.: Sen ne zaman okumaya başladın? İlk anımsadığın roman hangisi?

M.A.: Ben de 11-12 yaşında Flaubert, Balzac okumuştum…Ve bayılmıştım! O sırada neyi ne kadar anladığım ayrı bir konu. Çok tuhaf… İlkokul ikide Nobelcilerden Çocuk Hikâyeleri diye bir kitap vardı, onu okumuştum. Hikâye değildi aslında metinler, ünlü yazarların romanlarından pasajlar…

T.Y.: Ben de Zola’ya bayılmıştım ama okuduğum şeyi şu an çocuklara okutmazsın! Paris’in genelevleri şunlar bunlar.

M.A.: 🙂

T.Y.: Tutucu ve nasıl söylesem, daha korumacı olduk çocuklara.

M.A.: Bazı cümleleri anlamazdım. Ama on kere daha okurdum, çünkü kitap almazlardı kolay kolay.

T.Y.: Bana da, zaten çocuk kitabı dediğin hemen okunup biterdi. Evdekilerin çoğu da büyük kitabıydı. Benim harçlığımla ilk aldığım roman Çalıkuşu. Uzun süre kırtasiyenin vitrininde pembe kapağıyla bakmıştı bana. Ankara’da ilkokul son sınıftaydım.

M.A.: Kemalettin Tuğcu’lar vardı…

T.Y.: Her birini kaçar kez okudum onların, ne kadar gözyaşı döktüm! Çalıkuşu da en az altı kez okunmuştur: Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Anna Karenina, Şirin’in yaşında okuduklarım.

M.A.: Gümüş Kanat! Cahit Uçuk… Şimdilerde sürekli çocuklar okumuyor edebiyatı yapılıyor ama benim etrafımdaki çocuklar okuyor. Biz Canan’la şöyle bir şey yapıyoruz: Kitapların çok kısaltılmış versiyonlarını okulda okutturuyorlar ya… Bir karakterin ortaya çıkmasıyla ölmesi arasında iki paragraf var diyor Canan 🙂 Ben de tam metin okusun diye David Copperfield aldım: Çocukların anlayamayacağı bir şey yoktur onda… İkimiz aynı anda okuyoruz, yani paralel. Bu arada, benim ortaokulda okuduğum Copperfield‘in de kısaltılmış olduğu ortaya çıktı. Halbuki ciltli bir kitaptı 🙂

T.Y.: İyiymiş bu. Okullarınki: “Kısa yoldan klasik okutulur…”

M.A.: Bizim yol kısa değil, ama çok eğlenceli: Ayrı ayrı okuyoruz ama, aynı sayfalara geliyoruz. Ve mesela David ile Emily’nin dedikodusunu yapıyoruz ertesi gün. Canan David’i pek saf buluyor… Kitabın adı da Davut Bakırcıoğlu oldu. Yalnız araya önce Harry Potter’lar girdi, sonra da bir haftalığına diye köye geldik, geliş o geliş. Bir sürü kitap gibi Davut da orada kaldı.

T.Y.: Şirin onun yaşında Rick Riordan’ı severdi. Bütün mitolojiyi ezberlemişti, akrabalık ilişkilerini, Artemis kimin kızıdır falan çözmüştü, şaşırtıyordu beni. Ben Mark Twain severdim ve özellikle Huckleberry Finn.

M.A.: Sevilmez mi?

T.Y.: Avustralya’daki bir arkadaşım çocuğuna okutamadı, çünkü 19. yy İngilizcesiyle yazılmış.

M.A.: Özİngilizceye çevirmemişler mi?

T.Y.: Kim bilir? İşin komiği Türkçeye bir çevirisi de eski kelimelerle, Osmanlıca gibi. Şirin o yüzden okumadı o romanı, çok üzülürüm.

M.A.: Bir dakika. Bu okul lafını niye açmıştım?

T.Y.: Kitap okuma alışkanlıklarını nasıl ediniriz? (Edebi sohbet yapıyoruz ya!)

M.A.: Hah! Mecburi kitap işinden şikayet eden çok kişiyi görmedim etrafta. Şuraya gelecektim: Bizim toplumca, okumayla kurduğumuz ilişki faydacı bir ilişki. Okumak bir işe yarasın istiyoruz kuvvetle. Yoksa boşuna emek… Zevkli olabileceği hiç akla gelmiyor, emin ol. Karantinada edebiyat bizi nasıl kurtarır diye düşünmek bunun bir parçası olmasın?

T.Y.: Haklı olabilirsin. Gerçi faydacılıkta şu da olmalı: Okur görünürsem, herkes beni bilgili de sanır, bu yüzden prestijim artar. Gerçi bu böyle gelişmedi şu ana kadar. Sürekli bizi kurtaracak bir şey aramaktan bıkmayacağız sanırım. Kendi kendimizi kurtaracak özgüven eksikliğimiz her daim var mı olacak? Aklıma şu geldi geçenlerde. Felaket filmlerinde sürekli Amerikalılar gelip bizi kurtarırlar ya. Bu sefer onlar en kötü durumda. Salgının merkezi oraya kayıyor. O Süpermen’ler, o Marvel’lar yalanmış demek!

M.A.: 🙂 Peki, son günlerde daha fazla okur oldun mu?

T.Y.: Ben hep aynı şekilde okuyorum yıllardır. Değişmedi doğrusu: Hatta şimdi kızımla biraz zaman geçirmek zorundayım, o benim gibi eve alışık değil, sıkılıyor. Ama bu hayat tarzı haliyle bir istisna. Sen?

M.A.: Bende de bir değişiklik yok. Her zaman okuyabileceğimden fazlası var sırada bekleyen. Bir de iş gereği mecburen, başka bir gözle okumam gerekenler var. Araya hep kaçamaklar girer. Birden çok kitabı aynı anda okumayı çok severim.

T.Y.: Bak işte! Ne sonradan görme ne de sonradan okuruz! Ben de aynı anda birçok kitabı okurum ama sadece bir tanesi roman olur. Bak o zaman, okurlar ikiye ayrılacak. Salgın öncesi ve salgın sonrası okurları 🙂 Yeni zengin gibi yeni okur diyeceğiz onlara.

M.A.: Olsun. Bu büyük şerrin böyle bir hayrı olsun da… Ama bana olurmuş gibi gelmiyor. Neden diyeceksin… Çok travmatik bir atmosferdeyiz.

T.Y.: Aksini savunmak zorundaydım, iyimserim dedim ya!

M.A.: Çünkü okumak, biraz huzur, genlik ister. Bir kendinden memnuniyet hali… Yazmak gibi.

T.Y.: Okumak, bir emek işidir.

M.A.: Evet. Tam da bu yüzden, bu kadar kaygılı bir ortamda, insanların sarılacağı şeylerden birinin okuma olması zor.

T.Y.: Emeksiz ve kolayca elde edilen zevklere alışık olunca, odaklanmak zor. Kaygılıyken de zor. Ama ben kaygısız mıyım? Kaygılıyım, doğrusu. Süpermen de yokmuş! Peki, okumaya nasıl devam ediyorum? Elimdeki metin çok ilgimi çekerse, sürülüyorsa hiç sorun yok!

M.A.: Taytının üstüne don giyen bir adamdan fazla şey beklemişsin!

T.Y.: Lütfen, kahramanımıza laf söyletmem. Kaç kez dünyayı kurtardı o!

M.A.: Ama tayt-don kombini de tuhaf hakikaten…

T.Y.: Renkleri de öyle. Amerikan bayrağının kötü kombini! Edebi sohbeti biraz daha genişletiyorum! Şu an okuduğun bir roman var mı?

M.A.: David Copperfield dedim ya! 🙂

T.Y.: Ah! Sadece o mu? 🙂 Nedense, bir başka daha vardır diye düşündüm de.

M.A.: Var tabii. Camus’nün Veba‘sını okuyorum, yeni başladım. Senin kitabını okumam farz oldu. (Bu aralar edebiyat dışı daha çok okuyorum. Bu aralar dediysem, son iki üç yıldır.)

T.Y.: Sağol. Ben de Teknopolis’i ve Ian McEwan’ın Benim Gibi Makineler’ini.

M.A.: O kitap da İstanbul’da kaldı! Bu sefer az kitapla gelmişiz, ne akla hizmetse… Arada Decameron‘u da karıştırıyorum. Ama o okumak sayılmaz. Vazife gereği.

T.Y.: Tıpkı Teknopolis gibi, Benim Gibi Makineler’i de o kadar büyük bir zevkle okuyorum ki, salgın malgın umurumda olmuyor. Böylesi bir yaratıcılık. Alan Turing falan var. İnanamadım hayal gücüne. Kaçta buluşalım yarın?

M.A.: O zaman 15:00. Olur mu?

T.Y.: Olur.

M.A.: Görüşmek üzere!

T.Y.: Görüşmek üzere.

CUMARTESİ: II. GÜN

M.A.: Rötar bildiriyorum.16:30 olur mu?

T.Y.: Olur olur ben de sana meyl yazıyor, dünkü yazışmamızı yolluyordum.

………..

T.Y.: saat 16:30 olmuş, farkında değilim. Bir kahve alıp geliyorum.

M.A.: Acelemiz yok.

T.Y.: Geldim! Korona Günlerinde Sohbet! Daha önce tanımadığın biriyle bilgisayar başında sohbet etmiş miydin?

M.A.: Galiba yıllar önce denemek için… Yoksa tanımadığım insanlarla konuşmam. Öyle tembih edildim.

T.Y.: İyi aile çocukluğu! Ben de bir kez Relay’e düşmüş İsrail’li bir öğrenciyle konuşmuştum internet ilk çıktığı sıralarda. Sohbet kısa sürmüştü ama çok heyecanlanmıştım! Bu mümkün, bu olabiliyor, bambaşka ülkelerle haberleşebiliyoruz! Bir sonraki heyecanım Lost in Translation’da, Tokyo’da keyfe keder görüntülü konuşma yapıldığını görmek olmuştu. Daniel Glattauer’in sanal bir ilişkiyi anlattığı romanı vardır, Poyraza Çare, çok sevmiştim.

M.A.: Ayıptır söylemesi, Kanat’tan çıkmıştı, biz basmıştık. Şimdi bu tam aynı durum değil aslında. Tanışmıyorsak da bir referans noktamız var.  Hatta birçok…

T.Y.: Doğru. Edebiyat, insanları birleştirir! Edebi sohbet etmemiz gerekiyor ya, böyle güzel sözleri arada etmeliyiz bana kalırsa. Hem bu sefer edebi ve ebedi olacak, çünkü internette olacak.

M.A.: Edebi kelimesini bir açalım mı?

T.Y.: Bu daha çok çalıştığım bir yer. Ebediyi açamazdım. Açalım. Edebi sohbet, edebiyatsever iki kişinin birbirlerine hangi yazarları seversin diye sorması gibi bir sohbet olsa gerek. Aynı kitapları seviyorsak, birbirimizden daha çok hoşlanırız. Okurlar da bizden.

M.A.: E güzel… edebiyat yapmak zorunda olmamak iyi.

T.Y.: Aman ben onu hiç yapamam. “Şu yağmur bulutların iç içe geçtiği gri İstanbul öğleden sonrasının hüzünlü dakikalarını kederini” seninle paylaşacağım diye bin dereden su getirip metafor bulmaya çalışamam, sanırım. Bu sohbet beş dakika sürer.

M.A.: Okuması da bir ömür.

EDEBİ “ATMOSFER”

T.Y.: Peki o zaman nasıl yazıldığında hoşuna gitmiyor, sen başla.

M.A.: Süs ve gösteriş sevmem. Sadelik iyidir. Ama öyle gösterişli metinler var ki insan bayılıyor. İstisnası olmayan bir şey bulmaya çalışayım: Klişe sevmem. Kim sever ki? Polisiye sever misin?

T.Y.: Balzac çocuklukta kalmış! Polisiye… Gülün Adı, ki sanırım okuduğum en mükemmel romanlardandır, bir polisiye sanırım. O zaman seviyorum ama polisiye adı altındaki romanlardan pek yok kitaplığımda.

M.A.: Ne güzeldir Gülün Adı! Filmi de şahaneydi. Eco’nun romancılık kariyeri zirveden başladı, sonra hep iniş, hep malumatfuruşluk… Hep severek okudum, o başka.

T.Y.: Ya öyle deniyor Eco için, buna üzülüyorum. Ama biraz doğru galiba. Gülün Adı, romandan sonra filmini izleyip beğendiğim ender uyarlamalardan.

Bak düşündüm de, Agatha Christie okudum epeyce. Heist filmlerini çok severim, onlarda da hırsız-polis var. Hep Sondan Başlar‘ın kapağına giren Alfred Hitchcock filmi, To Catch A Thief de bir polisiye. Ben galiba seviyormuşum polisiye. Sen?

M.A.: Ben de severim. Özellikle Georges Simenon’a bayılırım. Klişelere dayanan bir tür olan polisiyeyi başka bir şeye dönüştürebildiği için.

T.Y.: En çok nesi seni etkiliyor Simenon’un?

M.A.: Atmosfer.

T.Y.: Bu terimi o gün bir arkadaşım daha kullandı. Hiç böyle tanımlamak aklıma gelmez bir romanı.

M.A.: Simenon’un her yazdığında tuhaf, yoğun bir atmosfer var, insanı içine çekiyor.

T.Y.: Ah, şimdi aklıma geldi Ballard! Hiç okudun mu? O da polisiye olabilir mi acaba?

M.A.: Daha çok bilimkurgu. Türler arasında gezinir.

T.Y.: İşte o atmosfer dediğin şey galiba onda çok vardır. Tennessee Williams’da da vardır, nedense ikisinde aynı şeyleri hissederim. Biraz Lawrence Durrell’de de olabilir. Ballard bilim kurgu ama sanki hep bir vakayı çözmeye de çalışır. Kokain Geceleri, misal.

M.A.: Evet evet. Özellikle Tennessee Williams. Bunlara Çehov’u da ekleyebiliriz.

T.Y.: Ballard… Bir tür karmaşası. İç içe geçmişlik.

M.A.: İkisine de evet. Ama bazı şeyler yaşa bağlı. Eskiden çok bilimkurgu okurdum. Bıraktım artık.

T.Y.: Bir ara verelim mi? Yemek yapmam gerekiyor. Şirin acıkır birazdan.

M.A.: Peki. Yarım saat çay ve ihtiyaç molası…

T.Y.: Tamamdır (evde, karantinada, şehirlerarası otobüs yolculuğunda hissettirdin, sağol).

M.A.: Molası yazdım, alet beğenmeyip koması diye düzeltti (:))

T.Y.: Bende molası görünüyor? İlginç.

M.A.: E ben tekrar düzelttim (meslek hastalığı)

T.Y.: İnsan şimdilik makineyi kontrol edebiliyor!

ARA

T.Y.: Sizin yemek kaçta?

M.A.: Yedik bitti.

T.Y.: Şanslısınız o zaman! bizimki pişiyor daha. Peki biz ne konuşuyorduk? Türlerin iç içe geçmiş olmaları vs. Ballard bilimkurgu ama bir vakayı da çözmeye çalıştığı için polisiye gibi diye konuşuyorduk, iç içe geçmiş türlerden de. O senin atmosfer dediğini bu türden türe kayışlar belki daha güzel ortaya çıkarıyordur

M.A.: Evet. Tabii… Zaten bu tür denen şey, biraz tüketim kategorisi gibi bir şey. Okur polisiye ya da aşk romanı satın aldığında neyle karşılaşacağını önceden bilsin diye… Edebiyat dediğimiz şeyi türe sığdırmak kolay değil. Stanislaw Lem okumuşluğun var mı?

T.Y.: Tabii ki. Solaris en favorim, filmi de. Gülün Adı ile birlikte sanırım en sevdiğim edebiyat-sinema birlikteliği. Stanlislaw Lem babamın en favori yazarlarındandı.

M.A.: Ben çok severim. Çok sıkıcı olduğu zaman bile! Ki sık sık sıkıcı olur. Kitaptan filme geçiş okur için zor ama Solaris için daha da zor oldu.  Tarkovski’nin filmine burun kıvırdıydık, sonra Soderbergh Hollywood filmi yaptı, bir de mutlu son ekledi… Tam oldu!

T.Y.: Gelen gideni aratır işte böyle! Soderbergh’inki tam bir hayal kırıklığıydı. Bir arkadaşımla konuşurken Ursula le Guin’i bilimkurgu yazarı olarak nitelediğimde çok bozulmuştu. Bu türü biraz aşağı görüyordu. Hayır, hayır, o fantezi yazar, demişti.

M.A.: Ben de şu fantezi türüne hiçbir zaman ısınamadım. Le Guin’in hatırına Yerdeniz dörtlemesini okudum, zevk de aldım ama… Fantezi denen metinlerin hepsi birbirinin tekrarı gibi görünüyor gözüme; üç aşağı beş yukarı, Ortaçağ dünyasının bir  yeniden yaratımı gibi.

T.Y.: Şibumi‘yi okudun mu?

M.A.: Hayır.

T.Y.: Benim için en fantastik romanlardan biri odur, o da bir ilk romandır. İnanılmaz bir kurgu. Türünün ne olduğuna karar veremediklerimden. Trevanian da Eco gibi sonrasında ilk romanı tekrar edemeyenlerden. İlk romanlarda varlarını yoklarını ortaya koyanlar var ya da bunu bir başlangıç olarak kullananlar…

M.A.: Ben de bir ilk romana başlamıştım. Babamın Masalı. O da İstanbul’da kaldı, Davut’la birlikte.

T.Y.: Duydum bunu. Kimindi?

M.A.: Tülay Uluser. Alt başlığı: Bir Osmanlı Kadınının İlk Yolculuğu

T.Y.: Birçok ilk roman okuyup, sonradan ilk roman olduğunu öğrenmişimdir. Bir yazarı okumaya kronolojik başlamaya gerek var mıdır ki?

M.A.: Sanmam. nasıl olsa bir süre sonra hangi kitabın ilk olduğunu öğreniyoruz, ona göre oturtuyoruz kafamızda yeniden. Bu arada; ikinci kitap var mı? Yolda mı?

T.Y.: Tabii ki. Ben bu yola baş koydum! Şu aralar denemelere daha çok vakit ayırıyorum, ama kısa bir süre sonra roman hız kazanacak, hissediyorum.

YAZAR MERAKI VE KAPRİSİ

T.Y.: Ne yaparsın sen, merak eder misin okuduğun kitabın yazarını? Hakkında okur musun?

M.A.: Evet, tabii ki.

T.Y.: Ben de merak ederim ama tanışmak istemem. Bazen büyübozumu olabiliyor tanışınca. Bununla ilgili ne çok hikâye vardır!

M.A.: Orası öyle tabii… Merak edip hakkında okumak başka, tanışmak bambaşka. Yazarların şairlerin çoğu… zor insanlar. Az daha çekilmez diyecektim! (Demedim neyse ki.)

T.Y.: Yazar kaprisi denen şey de var (Evet, demedin).

M.A.: Sen onu editörlere, yayıncılara bir sor hele. (Der miyim hiç, deli miyim?)

T.Y.: Ben zaten yazıyordum, ama roman yazarı olunca bütün kimliğim değişti. Bunu görüyorum ve şaşırıyorum.

M.A.: Ciddi misin? Nasıl mesela?

T.Y.: Şöyle ki, artık okurların oluyor. Bu okurların gözünde sen sadece onlara o hikâyeleri anlatan kişisin. Çoğu kendi yaşamını anlattığını düşünüyor –sanki sen içini dökmüşsün gibi– ve sana kendisini çok yakın hissediyor, bir çeşit yoğun bir empati. Mesela kahramanın üzülmüş mü, senin de o acıyı çektiğini sanıyor. Kurgu ile gerçek yaşam arasındaki ince çizgi tümüyle yok oluyor. Reality show gibi bir nevi, şu okur-yazar ilişkisi.

M.A.: Senin için değişen ne peki?

T.Y.: Benim için değişen en önemli şey roman yazma eylemimin meşrulaşması. Öykü ve denemelerim zaten yayımlanıyordu ama bu farklı. Bundan sonra hayatımda en çok sevdiğim işle uğraşabilmem için alınan vize. Hoş, bu olmasaydı da yazacaktım.

M.A.: Tabii. Eskiden yazardın. Artık Yazar’sın.

T.Y.: The Yazar! Peki, sen hayatını tüm bu okuma yazma yayınlama işine ayırmaya nasıl karar verdin?

M.A.:  Küçük Erkekler vardı, onun arkasından da Jo’nun Çocukları. İlkokul kitaplarım… Orada hep kitap okuyan sakin bir çocuk vardı, Demi. Roman karakterleri keman çalan Nat’ın gözünden anlatılmışsa da ben Demi’yle özdeşleştirmiştim kendimi. Ama kitap okumaktan zevk almayla ilgisi vardı tabii o zaman bu işin. Hayat planı değil yani… Senin biraz önce anlattığın şeye dönersek: Umberto Eco’dan söz etmiştik ya… Eco’ya göre okur hem romanın kurmaca olduğunu kabul eder hem de gizliden gizliye bunun bir ifşaat olduğunu düşünür. Roman okumanın tatlarından birini bu ikiliktir… Orhan Pamuk da buna benzer bir şey söylemiş: “Roman sanatı zaten bu belirsizlik üzerine kurulmuştur. Bir şey okuruz, yazar bunları yaşadı mı, uyduruyor mu diye sorarız.”

T.Y.: Ben genelde uydurduklarını düşünürüm, kurguya inanmaya hazır saf bir okurum, Şibumi hariç. Peki Unamuno’ya ne demeli? Yazar kahramanıyla kavga eder The Mist‘te, bilmem çevrildi mi? O gerçek ve kurgu karmaşası roman yazarken çok oluyor. Benim için kahramanlarımdan ayrılmak en sevdiğim dostlarımdan ayrılmak gibiydi. Bitmesin istedim roman. Bana şu kahraman siz misiniz, bu kahraman siz misiniz diye soranlar oldu: Bir yazar bütün kahramanlarıdır hem de hiçbiridir dedim onlara.

M.A.: Sert bir sesle ve haşin bakışlarla söyleyeydin.

T.Y.: Bittabi ki, olanca haşinliğimle!

M.A.: Yazar kaprisi neymiş görsünler. Peki, bittikten ve basıldıktan sonra bir farklılık oldu mu? Yani şimdi okuduğunda başka bir bakış, omzunun üstünden okurun gözü eklendi mi bakışına?

T.Y.: Basılmış ilk halini görmek duygusal bir sahneydi. Bir daha kahramanlarımla oyun oynayamayacak olma hissi ve büyük bir üzüntü.

M.A.: Tamam. Sonrası?

T.Y.: Sonra ama, her biri okurlarda yaşamaya başladı… Bana o okurlardan geri dönmeye. Bu muhteşem bir deneyimdi.

M.A.: Okurdan geri dönüşlerin, senin metnine bakışını değiştirdiğini hissettin mi hiç?

T.Y.: Hayır. O metin benim içimde, dokunulmaz bir yerde ve sabit. Senin kitabını da daha önce bir otobiyografik roman olarak nitelemiştim, sen ne düşündün? Bir daha eklemede ya da çıkarmada bulanamayacağın o ilk basılı anı gördüğünde?

M.A.: Hangisini? 🙂

T.Y.: Çok kitaplı olmak zor tabii ki canım! Darısı benim başıma. Tecahül-i arifinize cevap veriyorum: Benim okuduğumu, Teknopolis 🙂

M.A.: O otobiyografikse ilki özotobiyografik olacak.

T.Y.: Oooo, o zaman ona da sıra gelecek. Hep Sondan Başlar otobiyografi yazımı üzerine bir roman olduğu için, konuya az buçuk hakim sayılırım! Benim yayımlanan anı-öykülerim oldukça otobiyografik ama içlerinde kurgu yok da diyemem. Zaten anılar kurgulanmadan anlatılamaz deyip duruyorum orada burada, romanda. Galiba, roman yazmak bir müzisyenin beste yapmasına benziyor. Dinleyiciler kendi deneyimlerini kendi dünyalarında yaratıyorlar. Roman okurları da öyle.

M.A.: Dediğim gibi Teknopolis bir roman değil, ama düzyazı da değil; denemede başka imkânlar var. Biçimle de pek çok şeyi söyleme imkânı mesela.

T.Y.: Evet ama senin yazdığın metinde işte nasıl düşündüğünü okurken senin yaşamını da okuyoruz, söylemiştim, izlediğin filmleri, okuduğun kitapları vs.

M.A.: “Bugünün bir resmini çekmek istesem ne yaparım?” sorusu üstüne cevaplar.

T.Y.: Etkilendiğin binalar vs de var.

M.A.: Tabii. Ama ancak metinde söylediğime bir katkısı olanları…

T.Y.: Sen son elli yılın fotoğrafını çekmişsin.

M.A.: Şey, biraz da gelecek yirmi yılın belki. Ama o kısmı flu.

T.Y.: Daha oraya gelmedim. Tabii ki sadece katkısı olanlar, romanda da öyle değil midir? Kurgunun dışındakileri koyamazsın, fazlalık olur. Örneğin Özal’dan söz ettiğim bir yer var romanda, oraya Özal’ın siyasi hayatını koyamazdım, en ufak bir anekdotu bile kaldıramazdı metin. 

M.A.: Peki romanını senin hiç düşünmediğin bir şekilde okuyan, seni şaşırtan okurların oldu mu?

T.Y.: Ne düşünüyorsun şu salgınla ilgili? Onu da de, azat buzat edelim birbirimizi. Ama bak özlerim, alıştım iki gündür yazış yazış 🙂

M.A.: Önce ben sordum.

T.Y.: Peki, pes. Oldu tabii ki. İlk bölümü unutup hikâyelere dalanlar oldu. Onlar da sevdi ama benim demek istediğimi kaçırdılar. Okurla kitabın arasına girilemezmiş bunu öğrendim.

M.A.: Peki senin düşünmediğin şeyleri bulanlar ya da vehmedenler?

T.Y.: Evet oldu ve çok şaşırdım. Üzerine yazılan bir yazıda katharsis üzerinde yinelen temalardan söz edildi, aklımın ucundan bile geçmemişti. Hâlâ da şaşırıyorum. Haklıydı da. Şimdi de bizim yemek vakti. Şirin aç 🙂 20:30 gibi geleyim mi ben?

MA: Tabii.

T.Y.: Bir ara da telefon açacağım valla. Şunu da söyleyeyim, Ankara’da yaşamış olanların geyiği birbirine benzer olur. Bir kez daha bu doğru çıktı!

Söyleşiye fotoğraf koyamıyorduk ama ben Mustafa’ya yemek fotoğrafı yolluyordum

M.A.: WhatsApp üzerinden konuşabiliriz ancak. İlişkimiz buna dayanıyor :). Yok, köyde telefon çekmiyor da…

T.Y.: Hahaaa o da olur. Siz şu aralar oradan kıpırdamayın zaten.

M.A.: Afiyet olsun 🙂

İKİ ARADA

M.A.: Sen yemek yerken ben rahat rahat yazayım bari. Bu salgının dünyayı baştan aşağı değiştireceğine dair çok kanaat okudum. Değiştirecek tabii. Ama baştan aşağı mı? Göreceğiz. O. Henry’nin bir hikâyesi vardır: Adam işten eve geldiğinde karısını evde bulamaz. Yıkılır, öylece kalakalır. Karısına ne kadar kötü davrandığını düşünür. Geri dönse artık hayatları bambaşka olacaktır. Derken kapı açılır, meğerse karısı komşuya gitmişmiş. Tekerlek tekrar dönmeye başladı gibisinden bir şey söyler O. Henry, her şey kaldığı yerden devam eder. Salgın bittiğinde de çarklar dönmeye başlayacak yine. Ama belki hep birlikte bir şeyler öğrenmiş oluruz. Veba‘nın sonunda Camus, daha doğrusu Camus’nün kahramanı Rieux, salgının bitişinin yarattığı “hafifleme duygusunun hep tehdit altında olduğunu ” söyler ya… Bir süre o tehdit duygusu da devam edecek. Ayaklarımızı bastığımız toprağa güvenimizi kaybettiğimiz deprem sonrası günleri gibi… (Bu okuyuşta henüz yarıdayım. Ama bunca sene sonra kitabın sonundaki cümleleri hayal meyal hatırlayıp sonra da tamamen yanlış hatırlamadığını görmek, küçük bir zafer duygusu yaşatıyor insana. Hoş, tonla şeyi de unutmuşum. Gençlikte okunan şeylere ileriki yaşlarda dönmek ilginç oluyor.)

T.Y.: Ben geldim oralardaysan ya da sen gelene kadar ben de yazayım bari, aynı senin gibi: Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bana göre. Bir daha kimse Amerikalıların zarar görmeden kurtarıldığına inanmayacak ve kahramanlar artık başka uluslardan da çıkacak. Bu topyekun bir ideolojik başkalaşım demek ve yeni yazımın konusu! Her şey değişmeye başladı bile: Bak şu, hiç tanışmamış iki kişinin, iki gündür birbirilerini kovalayarak yazışmasının bile ne süper bir kurgusu var aslında.

M.A.: Evet ama bu her zaman geçerli değil mi? 12 Eylül. 11 Eylül. 99 depremi. 2008 krizi… bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor hep. Sonra? Ve gemi gidiyor…

T.Y.: Evet 11 Eylül’ü yaşadığımız zaman da bunu düşünmüştük ama çoğumuz seyirciydik. Şimdi birebir deneyimliyoruz. Birebir bizi etkiliyor durum. Korkuyoruz, endişeleniyoruz. Gerçekten de değişmeye başladık bile. Halimize bir baksana: Sen telefonun çekmediği, internetin ara sıra kesildiği bir köydesin, iki arada bir derede bir şeyler konuşmaya çalışıyoruz. Bu arada birbirimizin yaşamını da takip ediyoruz. Ben senin ağaç budatmanı bekliyorum, sen benim yemeğimin bitmesini. Bir “ara” oluşturduk garip zamanda. Normal bir zamanda buna girişir miydik? Biraz zor.

M.A.: İyi tarafından bakarsak: Bu felaket sayesinde bin bir türlü derdimizin fuzuli olduğu ortaya çıkmış oldu.

T.Y.: Kesinlikle. Bir gün istediğimiz zaman bazı istediklerimizi yapabildiğimizde, bunları anımsayacağız.

M.A.: Orası doğru.

T.Y.: Bu arada senin internet yine kesiliyor ikide bir galiba.

M.A.: İşin tuhafı internetin kesildiği yok. WhatsApp sukoyveriyor. Fiber internetimiz var burada.

T.Y.: Facebook yüzünden hep bunlar! WhatsApp bende sukoyvermezken sende nasıl koyuyor? Acaba sen gerçek zamanlı bir şeye ihtiyaç duymadığın için kesintiyi sadece WhatsApp’te görüyor olmayasın?

M.A.: Yoo. Canan mis gibi film seyrediyor, kesintisiz. Nurcan da radyo dinleyip duruyor.

T.Y.: Yükleme zamanı var onlarda diye düşünüyorum. Ama yanılabilirim, mühendislik bilgim son derece eski ve kötü.

M.A.: Önbellekte tutuyor olsa gerek.

T.Y.: Evet, ben de öyle düşündüm. WA önbellek kullanmıyor, sadece gerçek zamanlı çalışıyor.

M.A.: Köy meydanına kadar bağlantı fiber. Ama oradan eve kadar kablolar Allahlık.

T.Y.: Şirin de The Good Place diye bir dizi izliyor. Ben de ona takılıyorum arada. Cennet ve Cehennem varyasyonu.

M.A.: İşte dün konuştuğumuz şey. Hep aynı hikâyelerin çeşitlemeleri.

T.Y.: Evet ama çok heyecanla izliyoruz.

M.A.: İzlenmez mi?

T.Y.: Ne olacak sonunda merak ediyoruz. Şaşırtıyor beni. Beni şaşırtmayan metinleri daha mı az seviyorum acaba?

M.A.: Ama sonsuz sayıda hikâye yok işte. Beş on hikâyenin sonsuz çeşitlemeleri var.

T.Y.: Daha önce de söyledin. Cevabım hâlâ aynı: Ben sınıflandırmalara ve kategorilere, hani o kitabî bilgilere inanmak istemiyorum bir süredir.

T.Y.: Bir kategorinin içinde hareket ettiğini bilirsen sanki bir zindanda olursun. Paradigmalardan kurtulamazsın.

M.A.: Öncesinde böyle iri iri konuşsam da… Film ya da roman başladığı an kurtuluyorum 🙂 Tabii biraz kandırıcı olması şartıyla.

T.Y.: Bu yüzden eleştirel edebiyat tarihi okumayı, incelemesi çok tercih etmiyorum galiba, serde sosyal bilimcilik de olunca; biri iş, diğeri zevk! Aa, daha önce şu da bunu demiş deyince, birdenbire hayal gücüm yitecekmiş gibi geliyor

M.A.: Yitmez. Sıkıcı buluyorsun besbelli.

T.Y.: Edebiyata bilimsel olarak bakmak yaratıcılığı söndürür duygusundayım kaç zamandır. Oysa bu doğru değil.

M.A.: Değil evet.

T.Y.: Bilimsel olarak da yaratıcı neler neler gördüm. O zaman benim derdim yaratıcılıkla, hayal gücüyle. Aman onlara bir şey olmasın! Peki sen en son ne zaman çok iyi kandırıldığını düşündün?

M.A.: En son…  film seyredişimde tabii ki. Dün.

T.Y.: Hangi film?

M.A.: Knives Out.. Ama hangisi olduğu önemli değil. Bir şey okumaya oturduğunda, bir filmi seyretmeye başladığında, zaten kandırılmaya hazırsın demektir.

T.Y.: Evet, kesinlikle doğru, filmler bizi öyle büyülüyor.

MANTIKLI FANTEZİ

M.A.: Biri bize ejderhalarla insanların konuşmasını anlatıyor, kabul ediyoruz. Kan damarlarında yolculuk yapan bir denizaltıdan söz ediyor, inanıyoruz.

T.Y.: Niye seviyoruz bu hissi bu kadar?

M.A.: Hikâye ile işleyen bir zihnimiz var. Temel yakıtı hikâye. Ejderhalı bir diziyi dokuz yıl seyrediyoruz da, en sonunda şu şu olay mantıksız oldu diye beğenmiyoruz mesela…

T.Y.: Hahahaaaa evet, öyle oldu! Çok mantıksızdı! 🙂

M.A.: Evet, sahiden de mantıksızdı sonu, kabul edelim! 🙂

T.Y.: Kesinlikle George R. R. Martin de beğenmedi bence. Okudun mu bilmiyorum, hastalandığında okurlar onun öleceğinden ve hikâyenin sonunu yazamayacak diye korktular. Bu öyle bir hal aldı ki, çıkıp açıklama yapmak zorunda kaldı: “Fuck you, readers!”

M.A.: 🙂 🙂 Okumamıştım. Bizler ayaklı hikâyeleriz derken şunu kastediyordum daha önce: Benlik ve kişilik dediğimiz şeyler de birer hikâye toplamı aslında. Hikâyelerden oluşmuşken başka hikâyelere nasıl burun kıvırabiliriz ki?

T.Y.: Bu yüzden seçiciyiz ve sahteliği, samimiyeti hemen anlayabiliyoruz.

M.A.: Anlayabiliyor muyuz?

T.Y.: Kesinlikle. Hepimiz birer edebiyat eleştirmeni değiliz ama birer hikâye uzmanıyız. “Çok samimi yazmışsınız!” Sana denmedi mi bu? Kesin denmiştir.

M.A.: Ha ha! Denir sık sık.

T.Y.: Ben de diyorum: Çok samimi yazmışsın!

M.A.: Yazmanın önemli hususiyetleri sayılsa değil ilk ona, ilk elliye bile gireceği şüpheli. (Saymayalım ne olur!)

T.Y.: (Bilsem de saymam :)) Ama bu hususları edebiyat tarihçileri ya da eleştirmenler belirliyor zaten. Sade okur içinse samimiyet önemli bence. Samimiyet denen şey sanatın birçok formunda karşımızda, misal rock kültürü, samimiyet üzerine kuruludur. Özgünlüğün bir parçasıdır samimiyet, içten kopan o samimi duygu, falan.

M.A.: Şimdi sen bir roman yazdın. Birtakım şahıslar ve onların başından geçen olaylar uydurdun. Samimiyet bunun neresinde? 🙂 Kandırıyorsun bizi göstere göstere. Göz göre göre. Niyetin samimiyeti mi? Duyguların mı?

T.Y.: Ama içten yazdım. İnsanlar bundan etkilensin diye değil, o şahısların kisvesinde neler hissettiysem onu yazdım. Niyetim ciddi 🙂

M.A.: Samimiyet düzeyleri var, diyelim.

T.Y.: Deneme vs yazarken bu şu şekilde anlaşılır diye düşünüyor insan bazen. Ama bir yaratım içindeyken zor.

M.A.: Yine bu kadar samimi olup bütün olayları birbirine karıştırsaydın, dilin de kötü olsaydı samimiyet ne işe yarayacaktı?

T.Y.: Ama hikâyeyi yazdıktan sonra dil üzerinde ayrı çalışmak gerekiyor. Benim için hikâye kolay, dil zor.

M.A.: Bazen ikisinin aynı şey olduğu, üst üste çakıştığı olur. Samimi derken genelde içinden geldiği gibi yazdığını kastediyor olabilirler. “Hayatım roman!”

T.Y.: Çok zor bir şey bunun ayrımını yapmak. Bütün anılar kurgu olunca, hayat da roman oluyor, tabii ki!

M.A.: Ama romana şekil vermek için çok uğraşılıyor. Hatta içinden geldiği gibi görünmesi için de. Yani samimi gibi olsun diye de…

T.Y.: Herkeste şu samimiyetmetreler var

M.A.: Gıcıklık yapıyorum, ne dediğini anladım.

T.Y.: Anladım anladım ama şunu söylemek için devam ettiriyorum: Şu samimiyet algısı herkeste aynı değil.

M.A.: Evet. Ama genel bir samimiyet ve otantiklik fetişizmi var.

T.Y.: …Bu yüzden samimiyetmetrelerin kalibresi de değişiyor…  Yeterince edebi sohbet yapmış oldu mu sence?

M.A.: Edebi kısmını bilemem. Ama romandan, daha çok da hikâyeden söz ettik. Bol gevezelik ettik,

T.Y.: En çok sevdiğim şey.

M.A.: Çok teşekkür ederim. Eğlenceli oldu…

T.Y.: Benim için de, ben de çok teşekkür ederim.

M.A.: İyi akşamlar, selamlar. Günün birinde tanışırız umarım. Karantinadan sonra.

T.Y.: Bilmukabele. Karantina biter bitmez ilk iş!


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s