Dilin Yedinci İşlevi:

Entelektüellik karşıtlığı ve oto-sansür üzerine sorular

Roland Barthes kazayla mı öldü, yoksa öldürüldü mü? Dilin Yedinci İşlevi gibi bir roman Türkçede yazılabilir mi, yazılamaz mı? Oto-sansürün kol gezdiği ortamda, fazla entelektüel olmaktan çekinerek edebiyat yapılabilir mi?

Soldan sağa: Umberto Eco, Gilles Deleuze, Michel Foucault, Roland Barthes

Yeninin tahakkümüyle düşünmeye başlıyor insan tüm yıl boyunca en etkilendiği kitabı seçerken. Hem yeninin hakkını yemeyeceğiz hem de masamızın üstünde bekleyen henüz okuyamadığımız –mesela sadece üç yıllık– “eski” romanların.

Bu yıl Laurent Binet’nin Dilin Yedinci İşlevi[1] nispeten kolay bir seçim oldu: Hem on yıl önce yazılmış hem de dilimizde yeni yayımlanmış. Hem yeni hem de eski. Sayesinde 1999’da yazılmış ama bu yaz okuyup hayran kaldığım Tim Parks’ın Kader’ini yazmaktan vazgeçtim. Bu yıl çevrilip yayımlanmış bir kitap değildi ayrıca.

Her iki roman da keşke ben yazsaydım duygusu veriyordu ama bir farkla: Binet’nin filme de çekilmiş uluslararası çoksatar olan ilk eseri HHhH gibi dünyada olumlu karşılanan, Melis Oflas’ın çok güzel çevirdiği Dilin Yedinci İşlevi’ni yazabilecek olsam dahi asla yazmaya yeltenmezdim! Bunlardan dolayı bu yazı daha çok hem oto-sansürle hem de giderek yükselen entelektüellik karşıtlığıyla ilgili ama önce, ilk cümlesinden itibaren bizi kurguyla gerçek arasında dolaştıran, öğrenciliğime, beynime “format atan” Barthes’la tanıştığım günlere götüren romanla ilgili birkaç söz tabii:

Laurent Binet
Dilin Yedinci İşlevi
çev. Melis Oflas
Siren Yayınları
Eylül 2024
368s

1980 yılının 25 Şubat günü Roland Barthes, François Mitterand’la öğle yemeği yedikten sonra bir kamyon çarpması sonucunda hayatını kaybeder, dünyanın şifresini çözdürecek dilin yedinci işlevinin notu cebindeyken hem de. Bu ölüm sıradan bir trafik kazası mıdır, Soğuk Savaş’ın kol gezdiği dönemin siyasi suikastlarından biri mi?

Hayatında ne göstergebilim ne de Barthes ismini duymuş, solcu Mitterand’ın rakibi, romanda kısaltmış ismi Giscard’la anılan Valéry Giscard d’Estaing sempatizanı Komiser Bayard, yanına çömez göstergebilimci –Unamuno’nun Augusto’su misali arada yazarıyla diyaloğa geçmeye çalışan– Simon Herzog’u da takarak araştırmalarına başlar. Göstergelerin birer işaretten çok ipucu olduğu bilgisi en baştan cepte; kahramanlarla mesafemizi sadece adı ya da soyadıyla hitap ederek koruyor, kendimizi o yılın siyaset ve felsefe karnavalında eğleniyor ama sanki en çok hatırlıyoruz.

Dilin kudreti üzerine yazılmış bir roman bu. Her cümledeki gizli espriyi anlamaya çalışma, anladıkça entelektüellik ödül hormonlarımızın salgılandığı okuma maratonunu, televizyondan Barthes’ın ölüm haberinin verildiği ironik-komik sahne biraz anlatabilir:

…  Roland Barthes Bir Aşk Söyleminden Parçalar kitabını tanıtmıştı. Bu kitap büyük başarı kazandı (Foucault gözlerini deviriyor) ve birazdan göreceğiniz bölümde Barthes duygusallıkla ve … (PPDA duraksıyor) cinsellik arasındaki ilişkiyi (Foucault gözlerini deviriyor) sosyolojik bir bakış açısıyla anlatıyor (Simon gözlerini deviriyor). Şimdi dinliyoruz (Lacan gözlerini deviriyor). (s. 75)

Deleuze’den Derrida’ya kadar uzanan roman kahramanı haline gelmiş filozoflar geçidi, zamanın (şimdi otellere bile isim olmuş) French Theory’si, İtalya’ya, Eco’ya da uzanıyor. Zaten varmak istediği yer orası, kişi de o. Barthes’ın dünya değiştirdiği 1980, Eco’nun müthiş romanı Gülün Adı’nın da yayımlandığı yıl (Ocak’ın 1’i) aynı zamanda. Dilin Yedinci İşlevi meğer Barthes’ın 100. yaşının kutlandığı yıla denk gelmiş[2] ama benim aklıma daha ziyade Binet’nin hem Eco’ya hem de Gülün Adı’na bir saygı duruşu yaptığı geldi – insaflı davranmakla kalmayıp yücelttiği tek kahraman o öncelikle; Bianca’ya fırlattığı o bakışı saymazsak. Acaba Eco’nun bu romanı okuyacak kadar vakti olmuş mudur? Ona biçilen rolü ve replikleri benim gibi sevmiş midir? Belki de “on forcène doucement”! [3]

Binet biraz kronolojiyle de oynamış, Althusser’e eşini önce öldürtmüş, Bologna Gar’ının bombasını yine önceden patlatmış ki kurgu hızlansın, 1981’e yani Giscard ve Mitterand’ın seçimlerine, Blondie’nin Call Me’sine ve aynı zamanda Lendl ve Borg’un tenis maçına kadar uzanabilsin. Bu kadar eskiden söz edince aylar ve günlerde değişiklik yapmak mübah belki, hepsinin aynı senede olması kâfi. Sonra New York’a, Cornell’e ve bir önceki yıl tekrar düzenlenmeye başlamış tarihi karnavalın geçtiği Venedik’e de giden romanı Binet’nin epeyce eğlenerek ve çok araştırma yaparak ama ne kadar özgürce yazdığını düşünerek okudum.

Umberto Eco

Binet biraz kronolojiyle de oynamış, Althusser’e eşini önce öldürtmüş, Bologna Gar’ının bombasını yine önceden patlatmış ki kurgu hızlansın, 1981’e yani Giscard ve Mitterand’ın seçimlerine, Blondie’nin Call Me’sine ve aynı zamanda Lendl ve Borg’un tenis maçına kadar uzanabilsin. Bu kadar eskiden söz edince aylar ve günlerde değişiklik yapmak mübah belki, hepsinin aynı senede olması kâfi. Sonra New York’a, Cornell’e ve bir önceki yıl tekrar düzenlenmeye başlamış tarihi karnavalın geçtiği Venedik’e de giden romanı Binet’nin epeyce eğlenerek ve çok araştırma yaparak ama ne kadar özgürce yazdığını düşünerek okudum.

Roman Jakobson

Simon’un da kendince katkılarıyla Bayard’ın tüm bu felsefi, dilbilimsel ve semiyotik âleme uyum sağlamaya çalışması, ortaya çıkan gizli felsefi topluluklar, bir hayli yaratıcı vahşilikteki münazaralar ve ajanlar da hikâyeye girdiğinden, roman sıklıkla bir vodvil havasında. Ortalığın ikide bir elli altıya gitmesinde[4] hiç beis görülmemiş, roman fars-polisiye arasında dilediği türe girmiş, istediği konuda da usulünce ahkâm kesmiş. Soruşturma icabı Roman Jakobson’un tanımladığı dilin altı işlevi dahil yapısalcılığı çözmeye çalışan ama asla gerekenden fazlasını öğrenmek istemeyen Bayard’ın ve bu konulara yabancı okurun işi biraz zor. O bağlama dahil olup dünyayı daha iyi anlamak isteyenler içinse güzel bir macera.

Yetmiş seksenlerin düşün-yazın hayatıyla dünyaya epeyce konuşacak konu çıkaran Fransa ve İtalya bohemyasıyla –Amerika cenahında da Searle, soyadsız “Judith” ve giderayak bizi şaşırtan Chomsky’yle–  zaman geçirirken, o sıralar ayrılmış olması gereken iki eski sevgili Antonioni ve Vitti’nin ama en önemlisi Julia Kristeva’nın eşi, Binet’nin acımasızlıkta sınır tanımayıp şamar oğlanına çevirdiği hep soyadıyla anılan (Philippe) Sollers’in bile rol aldığı münazaraların birinden birkaç cümlenin altını nedense kalınca çizmişim!

Fotoğraf: Taçlı Yazıcıoğlu

Bununla birlikte bugünle Gramsci’nin dönemi arasında bir fark var. Bugün artık faşizm tehdidi altında yaşamıyoruz. Faşizm artık devletin krize girmesi ve hâkim sınıfın kitlelerin kontrolünü yitirmesinin korkunç sonucu değil. Yaptırım olmaktan da çıktı, ilerici güçlerin ilerleyişini engellemede yönetici sınıfın sinsi yardımcısı, uzantısı haline geldi. Artık açıktan desteklenen bir faşizm değil, kendini gizleyen utangaç, müphem bir faşizm var; askerin değil, kurnaz politikacıların faşizmi; gençlerin partisi değil, yaşlıların faşizmi; hiçbir şey değişmesin diye her şeyin değişmesini isteyen… yaşlı haydutların faşizmi. (s. 177)

Tarihin mükerrer olması değil bu sözlerdeki çizgiyi kalınlaştıran. Bilakis, tarihselliğin giderek uçucu hale gelmesi. Bugün yaşananların sanki sadece günümüze ait olduğu gibi garip sanrılara kapılmamıza, linç kültürünü eleştirirken, tarihselleştirmeyi güme götürerek ayyuka çıkardığı, elimizi kolumuzu bağlayan panikle karışık korkularımıza ve bunları artıran ülke hallerimize dalmadan esas konulara geçelim.

Romanda birinin yatak odasını gözetliyormuş hissi uyandıran her ikisi de eşcinsel, Barthes ve özellikle siyah kimonosunu bile öğrendiğimiz, maalesef roman kahramanı olduğu zamandan dört yıl sonra dünyaya veda edecek Foucault’nun cinsel yaşamlarına ait bazı ayrıntılar sahiden şaşırtıyor insanı. Oysa bu gözler Marquis de Sade’dan Henry Miller’a nice ayıp eser okudu. Bu şaşkınlık bir muhafazakârlaşma emaresi mi, diye sorgularken, esas sorunun başka olduğu ortaya çıkması içimi rahatlamadı: Sorun ünlü filozoflar ve yazarlar hakkında canı istediği gibi atıp tutabilecek bir romancıyla karşılaşmaktan ibaretti.[5]

O vakit K24’ü ve diğer edebiyat dergilerini okumayan, düşünsel olarak kendini geliştirme arzusuyla arası kötü ama bookstagramcıları sıkı takip eden okurlarla sık karşılaşmanın üzüntüsüne  tüm bu düşünceleri ekleyerek entelektüel karşıtlığı ve otosansür konusundan söz etmenin zamanı.

Romanı okurken aklıma gelen sorular esas şunlardı:

Değerli bir düşünürün ya da yazarın trajik ölümünü bırakın, başına gelen kötü bir olayı böylesine tiye alan bir roman yazabilir miydim? Topluyorum, çıkarıyorum, olmuyor. Ne yazacak öyle biri geliyor aklıma ne de buna kalkışabilirmiş gibiyim. Cesur olmadığımdan değil – ülkemde bunu yapmayı peşinen mantıksız buluyorum ve düşünce, bağlamıma bile girmeden eleniyor. Bunu geçelim.

Türkiye’de hasbelkader cinsel kimliğini gizlemeyen ünlü bir eşcinsel filozofun özel hayatını anlatabilir miydim? Anlattım diyelim, romandaki Foucault’nun seks sahnelerine benzer bir bölüm yazabilir miydim? “Örf ve ananelerimize” uymaz, kaç yazar bundan yargılanıyor; hele bir de işin içinde tanınmış biri var, al başına belayı… Hayır, muhtemelen yazamazdım. Cinsel kimliğini gizlemeyen ünlü bir filozofumuz ya da bilimcimiz bildiğim kadarıyla yok zaten. Bu da olmaz.

Michel Foucault

Aydınlanmayı pas geçse de, entelektüel ve aydın ayrımını ortaya çıkarabilme ilginçliğindeki ülkeme ait felsefede, göstergebilimde, sosyolojide ya da edebiyatta (ve birçok diğer alanda) dünyaca bu kadar tanınmış, gerçek kahramanların bulunduğu bir roman yazabilir miydim? Hayır, yazamazdım. Bu yazıya sığmayacak kadar çeşitli nedenlerle, pek yok öyle ünlülerimiz. Sadece Türkiye’de tanınmış birilerini yazdım diyelim; cinsellik içermese, mizah olduğu bilinse dahi, kurguyla gerçeğin bu kadar karıştığı, bu denli dalga geçilen bir hikâyeyi anlatamaz, bu yılın popüler tabiriyle nefret yemi atmak istemezdim. Takılanların çıkamadığı linç sarmallarının hepsi birer girdap misali… Cümlelerin bağlamından çıkarılıp atıldığı, çamurlarla dolu bir bataklık. Bunu da geçelim.

Roland Barthes

Binet gibi yapıp yazarların, düşünürlerin özel hayatlarını inceden inceye araştırarak Fransa’nın, İtalya’nın 1980’inde geçen bir romanı yazabilir miydim? Hayır, bizim edebiyatımız, genel profiliyle okurumuz Fransa’da geçen, Fransızlarla ilgili bir hikâyeyle ilgilenmez. Oryantalizm kisvesindeki romanlara olumlu yaklaşan dünya çeviri piyasası, hele Türkçe yazılmış bir Fransa hikâyesini hayatta umursamaz – yabancı kahramanı ancak “blend”   olarak ekleyebilirsiniz. Akademisyenken yazabileceğim ve yurtdışında yayımlatabileceğim konular, örneğin Roland Barthes’tan bu ölçekte söz etmek, roman yazarken bana yasak. Hani edebiyat özgürlüktü? Hani edebiyattaki bu özgürlüğe tutunarak bırakmıştım ben akademik hayatı? Barthes hakkında dilediğim incelemeyi yapabilmek ama onun başrol oynadığı bir romanı yazamamak!

Diyelim ki Fransa olmasın, Türkiye olsun; ünlü olmasalar da kurgu kahramanlarla göstergebilimden, yapısalcılıktan bu kadar dem vuran, okurun entelektüel seviyesini bu denli sınava tabi tutan bir roman yazmaya kalkışabilir miydim? Bundan da emin değilim. Ben yazmaya kalksam dahi muhtemelen editörüm, Binet’nin dünyada epeyce yankı bulan romanı bizde pek ilgi çekmediğinden, haklı sebeplerle beni durdururdu.

Oto-sansürün kol gezdiği bir ruh haliyle, fazla entelektüel olmaktan çekinerek yazılır mı; hem de sadece edebiyat dergilerini takip etmemekle kalmayan, düşünsel olarak onu zorlayacak kitapları okumayan çoğu okura?

Bu soruların bir kısmı, herkes anlasın, sevsin diye bir roman yazmamış olan Binet için de geçerliydi elbette. Bu romanı yazarken her okura hitap etmeyeceğini düşünmemiş olamaz.

Ta altmışlarda bu yazdıklarımı dile getiren Hofstadter’i de anarak, anti-entelektüalizm ne yeni ne de sadece bize mahsus diyerek bu yazıyı şimdilik bitirmeli.

Son olarak, romanda da sorulan şu ünlü “Metin kiminle konuşur?” sorusunu ve aklıma gelen şu cevabı yazarak ama: Benim metnim genelde Türkiye hakkında konuşur, aydın ve entelektüel[6] ayrımının bulunduğu muhtemelen biricik dil olan Türkçe bilenler ve dilin gerçek kudretini merak etmeyenlerle.


“Sevgili mösyö Laurent,

entelektüel değil aydın olun, akıllı olun”

Laurent Binet’ye iletilmesi için K24’e gönderilen (olası) bir okur mektubu.

Konu: Entelektüel değil aydın olun

Sayın Mösyö Laurent,

Size Türkiye’den yazıyorum. Ben mahlasını sizin gibi yabancılar da anlasın diye bookloverman  seçen edebiyata gönül vermiş (Instagram takipçi sayım: 34B :), üç üniversite mezunu, kitap âşığı naçizane bir okurum. Geçen yıl tam 229 kitap okudum, önceki rekorumu üç kitapla geçtim, tabii ki hepsinin yorumunu yaptım (en az 1B like). Takipçilerime önerdiğim kitaplar güzel ülkemde yeni baskılar yapar. Fransızlar kimseyi beğenmez derler. Övünmeyi sevmesem de şahsım edebiyat dünyamızda baya yeri olan biriyim. Bana influencer bile diyebilirsiniz 🙂

Size bazı şeyler yazdım, Instagram’a post ettim ama sizi menşınlayamadım. Orada yok gibisiniz. Dikkat edin, gibi dedim. Garanti gizli bir hesabınız vardır. Meraklı ama gizemli yazar çok… 🙂 Hiç düşündünüz mü, okur size nasıl ulaşacak? Bu devirde bu kadar asosyalmedyalık, bravo. Herkesten öğrenecekleriniz vardır, bunu unutmayın.

Bu yıl kurucusu şahsım olan, an itibarıyle 1182 kişiye ulaşmış kitap kulübümüzde, birkaç üyemizin tavsiyesiyle K24 diye bir derginin 2025 listesini okumaya karar verdik. Artık bookstagram var ama kulübümüz demokratiktir. Taçlı Yazıcıoğlu diye biri (artık herkes yazar maalesef!) 2025’in en iyi kitabı olarak Dilin Yedinci İşlevi’ni seçmiş, böylece sizin roman da listeye girebilmiş. Kitabınızı ben de aldım. Keşke önce yazıyı okuyaymışım, gerçi o da okunacak gibi değil. Zaten hem çok yoğunum hem de  edebiyat dergisi okumanın modası geçti, artık bookstagram var.

Bu arada dikkat ettiniz mi, aldım dedim, okudum değil. Çünkü otuzuncu sayfaya gelmeden pes ettim. Güya Roland Barthes isimli bir profesörün ölümü üzerine yazmışsınız. 1980’de yaşamadığımız için biraz Fransız kaldım 🙂 ama internetten okudum öğrendim tabii. Biliyoruz ki, ilk romanlar otobiyografik olur, acaba ölen profesör hocası mıydı, ona saygı amaçlı anılarını mı yazdı dedik ama bu bir de ikinci romanınızmış. Herkes bu profesör şahsı tanımak zorundadır diye düşünmüş olacak, romanın önsözüne, hadi olmadı arkasına ilgili kişinin bir biyografisini bile eklememişsiniz. Ayrıca madem dilin yedinci işlevinden söz edeceksiniz, ilk altısını yine en başa yazmalı ve tek tek açıklamalıydınız. Okurdan bunu bile esirgemişsiniz.

Ama keşke bunlarla kalaymış. Umberto Eco’yu Gülün Adı’ndan biliyoruz ama Foucault, Derrida, Althusser adında daha bir sürü kahraman var romanda. Gerçek şahıslarmış, whatsappta konuştuk geçende. Üç üniversite okudum diyorum, tek birini duymamışım, başkaları da duymamış, yani duymak zorunda da değilmişiz. Biz roman alıyoruz, edebiyat okuruyuz. Felsefe ya da sosyoloji öğrenmek zorunda mıyız?

Gidecek çok yer var güzel dünyamızda ama şahsen Paris’inize geldim. Normalde iki günden fazla vakit ayırmam bir şehre ama orada tam dört gün gezdim. Neden dersiniz? Söylemeyi unuttum, Fransız edebiyatı özel ilgi alanım da ondan. Victor Hugo, Emile Zola, Charlotte Brontë, Gustave Flaubert, hepsini okudum, belki bir Fransızdan daha çok. Edebiyata gönül vermek böyle bir şey mösyö, coğrafya sınır tanımaz. Bir Paris fotomu ekliyorum. Notre Dame Katedralinize hayran kaldım. Müslümanım diye şaşırdınız değil mi? Einstein’ın dediği gibi önyargıyı kırmak atomu parçalamaktan zor.

Olay örgüsü bir nakış gibi işlenen, inceliklerle dolu, nice hayat dersi aldığımız, katman katman Sefiller’den, Beyaz Geceler’den, Madam Bovary’den sonra kadim Fransız Edebiyatı bu hale gelmiş demek, yazık! Siz mühim bir edebiyatın bugünkü temsilcisisiniz. Heyhat o geleneği hiçe saymışsınız!

Size, Instagram’da toplamları benden az takipçili Siren Yayınlarına, K24’e ve kitabınızı öneren şahsa bu e-maille şu soruyu sormak istiyorum: Bu romanın amacı nedir? Böyle sorulara biz yüzlerce asırlık zengin edebiyatımızda tecahül-ü arif deriz. Anlamamış gibi yapma sanatı! 🙂 Romanın basıldıktan on yıl sonra çevrilmesinin vardır hikmeti dedim, biraz araştırdım. Asıl amacı ortadaymış meğer: Tanıtım.

Fransız romancı yine Fransızların tanıtımını yapıyor, onların kitabını sattıracak. Yeni emperyalizm cinsi budur. O kadar para verdiğimiz kitabı, yeni kitap almadan okuyamayacağız. Kalıbımı basarım ki, Siren Yayınları bu menşınlanan yazarların her birini yakın zamanda yayınlayacak. Türkiye’deyiz diye dünyayı anlamadığımızı sanıyorsunuz ama dünya artık küresel bir köy. Bunları herhangi biri olarak değil, Paris’in dışında 11 ülke daha gezmiş bir dünya vatandaşı olarak söylüyorum.

Dikkat edin cinsel tercihinizi okura dayattığınızdan hiç söz etmedim bile. Sizin gibiler ve Netflix yüzünden LGBT’lik arttı, bunu hepimiz biliyoruz ama elden bir şey gelmiyor.

Son olarak ummadık taş baş yarar: Bu işlerde uzman yeğenim bilgisayarda romanınızla söz ettiğiniz yazarın Çağdaş Söylenler kitabını karşılaştırdı, %4.96 oranında intihal bile yapmışsınız, çok yazık.

Taçlı Yazıcıoğlu’nun kibir ve Batı hayranlığıyla yoğrulmuş anlayana aşkolsun yazısını alıntıladım, yukarıda okumuşsunuzdur. Kendisine yerli ve milli nice değerli bilim adamımızı ve her tür inceliği içinde barındıran, kelimeleri dantel misali ören gerçek edebiyatçılarımızı daha çok okumasını, bundan sonra yılın kitabını kendi öz edebiyatından seçmesini öneriyorum.

Entelektüel karşıtlığıymış! Kendisine tavsiyem, entelektüel değil aydın olsun, vatana millete faydası dokunsun. Aynı şey sizin için de geçerli. Tüm bunları takip ediyor olacağım.

Kitapla kalın,
bookloverman@Instagram
“Edebiyat iyileştirir”


NOTLAR

[1] Laurent Binet, Dilin Yedinci İşlevi, çev. Melis Oflas, Siren Yayınları,  İstanbul, 2024.

[2] Yazıyı yazdıktan sonra Şule Çiltaş’ın K24’te yayımlanan, bu romanın edebiyat değil, bir gösteri olduğu eleştirisini getiren yazısını okudum. Aynı fikirde değilim ama yanlış anlaşılmalardan çekinerek bu yazının bağlamına sokmak istemedim. Yine de birkaç not: Her tür sanat dalı gibi edebiyat da hem diyalojik hem de performatiftir, çoğu yazar okur için yazmadan yazdıklarının okunmasını istediği bir ikilem arasında gidip gelir. Okurluk da biraz böyle; pejoratif tepkilerle elimizden attığımız bir romanı bazen gün gelir, severek okuduğumuz olur. Her ikisi de Batının kibrinden ve piyasa mantığından yaka silkmiş, edebiyatla kendi çaplarında epeyce ilgili iki okurun biri çok eğlenerek okumuş romanı, diğeriyse sadece tribüne-piyasaya oynar bulmuş. Ne yapacağız şimdi? Öncelikle belki Türk-Türkiye stereotipleriyle, klişeleriyle bizleri değerlendirenlerle aynı şeyi yapmayarak işe başlayacağız.

[3] Türkçesini yazmıyorum, kitabı okumak gerekiyor bunu anlamak için

[4] Adana argosunda ortalığın karışması (e.n.)

[5] Roman yayımlandığında hâlâ yaşayan ender kahramanlardan Philippe Sollers epeyce bozulmuş anlaşılan ama konuyu uzatmamış. Onun espri kaldıramayıp bozulacak tek kahramanın olacağını romanın okurları tahmin edebilir ama o da boş yere bu role seçilmemiş!

[6] Melis Oflas’ın entelektüeli aydın olarak çevirmesi çok hoşuma gitti.

Privacy Preference Center