MARŞLI, ROCK’LI, HAREKET SESLERİ

Bu yazı ilk Aralık 2019 tarihli, Birikim Dergisi’nde (Sayı: 368, Sa. 75-82) yayımlanmıştır.

Bir sokak lambası gecenin pusunu cılız bir sarılıkla ışıtıyor. Kimse yürümüyor o karanlıkta. Karşılıklı dizili on beş-yirmi katlı apartmanlardan birinin açık penceresinden bir arya sesi duyuluyor. Vakit gece yarısı, kayıt uzaktan, yüksekçe bir kattaki telefonla yapılmış olsa da, şarkıyı söyleyen kadın sesinin karşı binalara çarpıp daha da gürleştiğini anlamamak imkânsız.

Burası Şili. Yoksulluğun kol gezdiği ülkede geçinmeyi giderek zorlaştıran hükümete karşı protestolar geçtiğimiz aylarda başladı. Devlet protestoculara yönelik şiddeti arttırdı, bu da ülkedeki eylemleri yaygınlaştırdı. Sonuçta sokağa çıkma yasağı ilân edildi. Sokağın boşluğunu müziğin doldurması bu yüzden. Twitter’da rastladığım o videoya çekilen bir arya, ama benim duyduğum başka bir şarkı, Venceremos: Biz kazanacağız[1].

Venceremos’u çocukken dinleyip ezberlediğim zamanlarda, Allende’nin “Şarkısız devrim olamaz,” sözünü henüz bilmiyordum, Venceremos’un yetmişlerin başından itibaren Şili’deki direnişin marşı olduğunu da. Ama Türkçe sözleri hep aklımda kaldı: Şili’de halk bugün savaşıyor/Cesaret ve aklın gücüyle/Venceremos, kıralım zincirlerimizi. Bu şarkının hangi dilde söylendiği fark etmez; duyulduğunda, ama en çok bir ağızdan söylendiğinde, savunulan davanın kazanılmayacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmez.

Berlin 2015, T. Yazıcıoğlu

Venceremos sayesinde Şili’ye kendimi hep yakın buldum. Zaman içinde bizimkine nedense çok benzeyen demokrasi tarihini ve kültürünü de öğrendim. Ne zaman Şili’yle ilgili bir haber olsa, başka bir ülkeninkinden daha merakla okudum. Birkaç Şilili arkadaşım oldu, onları en baştan, örneğin Peru’lu arkadaşlarımdan daha yakın hissettim kendime.

*                      *                      *

1960’lar birçok farklı konuda olduğu gibi, toplumsal hareketlerin, ekonomik nedenlerden daha çok insan hakları, kadın hakları gibi insancıl amaçlara yönelerek doğalarını değiştirdiği yıllar oldu; kuramsal olarak incelenirken, başlarına yeni oldukları eklendi. Yeni toplumsal hareketlerin önemli kuramcıları[2], bu hareketleri kültürel açıdan da incelemek gerektiğini mutlaka vurgulasalar da, toplumsalla kültüreli birbirlerinden ayırma geleneği devam etti; toplumsal hareketlerin aslında birer kültürel hareket de olduğu çoğu zaman göz ardı edildi.

Gerçekten de toplumsal hareketlerde, bir amaç uğruna toplanılır ve o amacın ne ölçüde gerçekleştiğine bakılır; hareketin atfedildiği, kapitalizm, emperyalizm, karizmatik liderler ve diğer bütün isimsiz evrensel kaynaktan tek tek söz edilir, ancak nedense kültürün, özellikle de müziğin etkisi bir yerlerde denklemden çıkar. Oysa müzik, sadece toplumsal hareketlerin en önemli ögelerinden biri değildir, tek başına toplumsal hareket yaratma gücüne de sahiptir.

Toplumsal hareketler kodlarla ve sembolik anlamlarla oluşan semiotik bir kültürdür[3]. Bu kültürde bireyler yaptıkları yatırımın maddi ve manevi ödüllerini beklerler ve hareket içerisinde sürekli bunun karşılaştırmasını yaparken kimliklerini oluştururlar. Müzik birçok toplumsal alanda olduğu gibi, toplumsal hareketlerde de kimlik oluşumlarındaki en önemli katalizördür[4].

Müzikle anlamlar ve değerler deşifre edilmesi güç kanallarla bizlere ulaşır, bizleri harekete geçirir. Müzik toplumsal olduğu kadar bireysel hafızalarımızın da mihenk taşıdır, ortamda bulunduğu halde görünmeyendir; düşünceleri yaşatır, ama çoğu zaman fark edilmez.

*                      *                      *

Berlin Duvarı yıkılalı tam otuz yıl olmuş. Her beşli ve onlu yıldönümlerinde anımsanır nedense bu olaylar, yazılar yazılır, fotoğraflara bakılır. Bunların nedense hiçbiri duvarın yıkılışında Doğu Almanya’daki rock gruplarının ne kadar önemli bir rol oynadığından, belki de en önemli belirleyicisi olduğundan söz etmez; hatta rock müziğin Doğu Avrupa’daki bütün totaliteryen rejimlerin –sistemdeki çatlakların görünür oluşundan çok önce– yıkılışlarına verdiği katkılardan da. Koskoca rejimleri yıkmak bir müzik türüne kalmaz diyorsanız, çok kısa hikâyesine göz atmakta fayda var[5]:

Doğu Almanya, zamanında Doğu Blok’unun baskıcı Stalinist versiyonla inşa edilmiş komünist ülkelerinden biriydi. Onlardan farkı, tek yumurta ikizlerinin sonradan birbirlerinden farklılaşması gibi garip bir hale sokulduğu, yanı başında duran antitezi Batı Almanya’nın komşusu olmasıydı. Aynı dil ve tarihe sahip, ama iki farklı ülke, giderek başkalaşan yaşamlar; kapitalizm mi yoksa komünizm daha mi daha iyidir sorusunun cevabının orada aranması; haliyle çok daha sert bir karşılaştırma.

Doğu Blok’undaki diğer komünist ülkelerde olduğu gibi, Doğu Almanya’da da kültür ve sanat politbüronun kontrolündedir ve rejime bulundukları katkıyla ölçülürler. Haliyle rock, tüm dünyayla eş zamanda, yani altmışların ortasında, Doğu Almanya’da da yaygınlaşmaya başladığında, Komünist Parti, bu müzik türünün kapitalist Batı’nın dejenere kültürünü yaydığını söyleyerek yasaklamak için elinden geleni yapar. Yine de gitar, davul ve ses yükselteçlerinden başka bir malzemeye ihtiyaç duymayan rock müzisyenleri, o şarkı sözlerinden konserlere uzanan engizisyon-vari sert kontrol ve baskıya karşın müzik yapmaya devam ederler.

Yetmişlerin başındaysa beklenmedik bir şey olur: Rock’ın yaygınlaşması denetlenemediği için politbüro giderek çoğalan rock gruplarının sadece “gençliğin dans müziği” yaptıklarını, bunda da bir sorun olmadığını ilân ediverir. Burada asıl gaye, rejimden uzaklaşmaya başlayan gençliği kazanmaktır. Gelgelelim bu kurnazlık, rock gruplarının muhalif tavırları yüzünden işe yaramaz. Çünkü politbüro şarkılardaki sadece eleştirel bağlama değil, devlet ideolojisini desteklemeyen hiçbir söze, diyelim şu bildiğimiz aşkla ilgili olanlara, eğer emekle ilişkilendirilmiyorsa, bir türlü tahammül edemez. O arada ülkenin en popüler rock grubu baskılara dayanamaz ve hatırı sayılır miktardaki hayranıyla birlikte vatandaşlıktan ve ülkeden ayrılır.

Devlet en büyük baş belasından kurtulduğuna sevinir. Kalan rock grupları için pahalı müzik sistemleri alır ve onlara mali desteğe başlar. Herkesin yıllarca sırada beklediği devletin ayrıcalıklı konutlarından ayarlar, yine sıraya girilen otomobilleri ve telefonları, o rejimde sağlanabilecek bütün lüksleri rock gruplarına dağıtmaya başlar. Burada amaç onları kapitalist konforculuğa kavuşturup hazcılık çukurunda depolitize olmalarını sağlamak, dahası kendilerinin desteğine muhtaç kılmaktır. Gerçekten de, bu formül işler, rock müzisyenleri, dinleyicilerine değil devlete bağlanırlar.

Ne var ki, şarkı sözlerindeki her kelime için tek tek hesap verme zulmü bitmez, dahası bu düzen seksenlere kadar bu şekilde sürer. Rock geleneğindeki başkaldırı geleneği yine de devam eder, müzisyenler sağlanan “kolaylıklara” karşın boş durmazlar, hesap vermelerine gerek kalmayacak metaforlarla şarkı sözü yazmayı öğrenirler[6]. Bu öyle bir hale gelir ki, halk ve devletin çatışması neredeyse o şarkı sözlerinin müzakeresinde cisimleşir. Rockçılar bu müzakerelerle güçlerinin farkına varıp azami bir şekilde kullanmaya başlarlar. Bu arada Batı’daki müzik prodüksiyon şirketleri Doğu Almanya’daki rock’ın ilerleyişini fark etmişlerdir, bazı gruplarla anlaşma yaparlar. Ekonomik krizle boğuşan devlet bu anlaşmalardan sağlanan dövize muhtaç hale gelince, Doğu Alman rockçıların pazarlık gücü daha da artar, hatta Batı Almanya’da piyasaya çıkan albümlerine diledikleri eleştirel sözü yazmaya başlarlar. Devletin rock üzerindeki kontrolü giderek azalır.   

Berlin 2015, T. Yazıcıoğlu

Devir SSCB’de glasnost ve perestroyka rüzgârları esmeye başladığı zamanlardır, fakat Doğu Alman devlet politikası bunları sert bir şekilde reddeder; önleyebilmek için de ülkedeki direnişin sesi olan rock’ı susturması hiç olmadığı kadar gereklidir. Bunun üzerine devlet, hem de dövize o kadar ihtiyaç duyulan günlerde, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Depeche Mode gibi Batı kaynaklı rock müziğin popüler isimlerinin albümlerinin, diğer bir deyişle kapitalist metaların, ülkede satışına izin verilir. Bu şekilde eski ve yeni rockçıların bölüneceğini hesaplanmıştır ve bu plan işler; bekledikleri gibi daha genç nesil yeniyi yani Batı’yı tercih edecektir. Yerli rock grupları hem hayranlarını hem de politik pazarlık güçlerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Bu arada Batı Almanya’ya göçler hızlanır.

Tam ülkedeki muhalif rock yakasında her şey bitti diye düşünülürken, Doğu Almanya’nın kuruluşunun 40. yıldönümünde olan olur. Kalan rock gruplarından yüz tanesi birçok tehdide rağmen, Eylül 1989’da devlet aleyhtarı zehir zemberek bir bildiri yayınlarlar. Bu olay onlarla sınırlı kalmaz, ülkenin sanatçıları, entelektüelleri imzalamaya başlarlar. Ülkede kitlesel göz altına alınmalar başlar. Bunun gerisi de artık tarihtir. Yaklaşık bir ay içerisinde Berlin Duvarı’nı ve Doğu Almanya’yı yıkan büyük bir direnişi başlatmıştır o bildiri.

İşin ironik yönlerinden birisi, Doğu Almanya’yla birlikte Doğu Alman rock’ı, Batı muadilleri ile rekabet edemeyerek ölür. Öyle ki, ne rock tarihinden ne de Berlin Duvarı’nın yıkılışından söz edildiğinde, artık onun esamisi bile okumaz[7].

*                      *                      *

Toplumsal hareketler denince akla ilk gelen marşlardır ya da marş haline gelmiş şarkılar. Bu ezgilerin birçoğu yıllar içinde eskimezler tıpkı Venceremos gibi. Yaklaşık bir asırlık geçmişiyle, siyah köle-işçilerin gospel’i[8] olarak doğan ve yine altmışlarda özgürlük arayışında olanların, haksızlık karşıtlarının marşı haline gelen We Shall Overcome (Üstesinden Geleceğiz) da zaman içinde evrilenlere eklenebilir.

Marş haline gelen şarkıların altmışlı ve yetmişli yıllarda ortaya çıkmaları tesadüfle açıklanamaz artık. Bunlara bir de, Vietnam Savaşı’nın en kanlı zamanlarının başladığı, Amerika’daki ırkçılık karşıtı protestoların ve feminizm hareketlerinin hız kazandığı 1967’de, radyolarda dönmeye başlayan Aretha Franklin’in R.E.S.P.E.C.T. şarkısı eklenir[9]. Saygı anlamına gelen respect, şarkıda harflerin kodlanmasıyla söylenen nakarattır da. On binlerce kişinin aynı anda kodladığı bu kelimenin yarattığı etki dalga dalga yayılır. Siyah gettolardan çıkan bu şarkı bir anda, ırkçılık karşıtı, kadın ve insan hakları savunucularının marşı haline gelir. Uzun soluklu teması ve ezgisiyle tam elli yıl sonra da, 2017’de, tüm dünyaya yayılan #metoo cinsel taciz ve saldırı karşıtı toplumsal hareketinin marşı olur.

Marş haline gelen şarkılardan en ilginci şüphesiz ki Bella Ciao’dur (Hoşça Kal Güzelim) . On dokuzuncu yüzyıla ait bu İtalyan halk şarkısı, siyasî direnişini tetikleyen anlamıyla küreselleşen belki de ilk marştır. Melodisinin gücü ve girdiği dillerde koruduğu Çav Bella nakaratı, yerli, bazen de yersiz zamanlarda onu duymamıza sebep olur. En son İspanyol Netflix dizisi Casa del Papel’de, darphaneyi soyarak, kontrol dışı para basan devletlere karşı bir direniş içerisinde olduklarını iddia eden ve nihayetinde birer halk kahramanı haline gelen soyguncuların kutlama şarkısı olarak gündeme geldi ve 2018’de dünyanın birçok ülkesinde pop müzik listelerine, hem de ön sıralardan girdi. Çav Bella, her iyi marş gibi kendini yıllar içinde yenilemiş, yeni nesillere sevdirmişti. Çav Bella’nın popülerliği, DJ’ler tarafından dans şarkısı haline getirilip çalınması, bundan sonra onun yeni bir toplumsal hareket başlatma gücünü eksiltir mi acaba? Biliriz ki, bazı ezgiler toplumsal hareketi sadece ateşler, sonra da unutulur gider.

Marş konusu açılmışken, kendini yenileyen ve bağlam değiştirerek söyleten İzmir Marşı’ndan da söz etmemek olmaz. Onun kadar güçlü melodili Onuncu Yıl Marşı yerine, biraz daha az militer ve daha melodik yapısıyla, kendi başına bir kültürel hareket yaratmış, düzen karşıtı bağlamların, milli bayramların, siyasi mitinglerin vazgeçilmez ezgisi olmuştur. Özelliği aynı Çav Bella gibi farklı bağlamlara kendini uydurabilmesidir, örneğin DJ müziği haline gelmiş haliyle dans müziği gibi de kullanılmasıdır. Bugün protest sanatçılardan, klasik müzik orkestralarına, İstiklâl Marşı akabinde, sıklıkla muhalif partilerin dev amfilerinden yayılan kayıtlara eşlik eden kalabalıklarca söylenip durur. Birçok kesimden iktidara muhalif insanı, özellikle marşın nakaratının tekrar ettiği Mustafa Kemal sevgisi ve seküler devlete inanç altında toplayan İzmir Marşı, şu an için, bir toplumsal hareketi alıp götürecek güce erişmiştir[10].

*                      *                      *

Rock, konser, festival, toplumsal hareket denilince 1969’da düzenlenen Woodstock’tan da biraz olsun söz etmek gerekir[11]. Woodstock, Vietnam Savaşı karşıtı, barış yanlısı binlerce kişiyi toplamış, kendince bir toplumsal hareket başlatmış, bir o kadar da hikâye yaratmıştır. Ama en çok, rock kültürüne karnaval-vari düzeni eklemiş, sonrasında düzenlenecek olan yüzlerce rock festivaline ve konserine örnek oluşturmuştur. Woodstock’ın yarattığı geleneğin, Doğu Almanya’da bile politbüroya rock festivali düzenlettiğini, SSCB’de de benzer etkilerinin olduğunu ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, rock konserlerinde dans eden Rus devlet başkanlarına[12] rastlandığını yukarıdaki Doğu Almanya hikâyesi bittiyse de, buradan ekleyeyim.

Müziğin, daha doğrusu rock’ın, bir toplumsal hareketi başlatabileceğinin en önemli örneklerden ikisini anmadan olmaz: İlki 1985’te Etiyopya’daki açlığı giderme amaçlı düzenlenen, dünyanın birçok yerinde, televizyonlardan canlı yayınlanan ve milyonlarca dolar bağış toplayan Live Aid konserleri. Live Aid’lerle ilgili, konserin daha çok sahneye çıkan müzisyenlerin albüm satışlarını arttırdığı gibi eleştirilere rastlansa da, bu nalıncı satırı hikâyesi, piyasanın söz konusu olduğu bütün etkinliklerde aynı şekilde işler. Yalnız unutmamak gerekir ki, rock zaten gücünü, doğumundan itibaren ortaya attığı ticari mi sanat mı sorusunun yarattığı gerilimden ve ticari yaklaşıma karşı görünerek dünyanın en kârlı müzik türlerinden biri olmasından alır. Live Aid’in topladığı paraların Etiyopya’nın durumuna dikkat çektiği, oradaki yoksulların birkaç öğün karnını doyurduğuna neredeyse herkes emindir ve bunun avuntusu çoğunluğa yeter. Konserlerin arkasında yer alan Bob Geldof’un sözü, kulağa illaki küpe olur: “Rock’n’roll günümüzün lingua franca’sıdır,” yani dünyanın ortak dilidir. Hip hop bugün, rock’ın bu ulvî konumu zorlasa da, müziğin dünyanın ortak dili olduğuna artık sanki çok şüphe yok.

Live Aid’den üç yıl sonra, 1988’de düzenlenen apartheid karşıtı, Mandela’nın 70. Doğum günü konserleri ikinci örnek olabilir. Sahneye çıkan müzisyenlerin daha az ve popüler oluşu yüzünden, Live Aid kadar geniş kitlelere hitap edecek popülerliğe sahip olamamıştır. Ancak Nelson Mandela bu konserlerden hemen olmasa da yirmi ay kadar sonra, ama hapishanede tam yirmi yedi yıl geçirdikten sonra salıverilmiştir, dahası kaç yüz yıllık, Güney Afrika’nın kara belası apartheid bitmiştir. Sonrasında da Mandela ülkenin başına geçmiştir. İnsaflı davranmak gerekirse, birkaç rock konseri yapsa yapsa ancak bu kadarını yapabilir.

Bu arada 2005’te, Live Aid ekibi, G8 ülkelerinde ve Güney Afrika’da Live8 konserlerini düzenledi. Live Aid için yapılanlara benzer eleştiriler Live8 için de yapıldı. Live8, “Yoksulluğu Tarihe Göm” sloganıyla hükümetlerin de desteğini alarak, daha iddialı ortaya çıkmıştı, farklı amaçta olduğunu söylüyordu. Neticede G8 ülkeleri sözlerinde durmadıkları için, müzik piyasasındaki diğer tüm cover’ların başına gelen onunkine de geldi, yoksulluk yerine kendisi tarihe gömüldü.

Rock’nCoke 2015, T. Yazıcıoğlu

Küresel sermayeye karşı toplumsal hareket yaratmaya gönül vermiş, kendilerini aktivist olarak niteleyen bir grup genç tarafından organize edilmeye başlayan Barışarock da, rock’ın ticari olmaması gerektiği iddiasında, rock festivali geleneğini sürdüren bir girişimdi[13]. Rock’ın ülkemizde iki binlerin ortasına doğru biraz geç bir zamanlamayla patlamasını fırsat bilen Coca-Cola 2003 yılında Rock’n Coke’u düzenlemeye başlayınca, Barışarock ilkin ona karşı aynı hafta sonu, sonraki birkaç yıl da farklı zamanlarda düzenlenmiş, giriş ücretsiz yapılıp gönüllülük esasında ve neredeyse imece usulüyle, ülkedeki birçok rock ve protest grubun sahneye çıktığı bir rock festivali olarak ortaya çıkmıştı. Festival alanı sendika işçilerinden, iklim değişikliği aktivistlerine, feministlere, birçok farklı toplumsal kesimi ve hareketi içinde barındırdı. Nefesi Rock’n Coke’tan önce bitti gibi görülse de, etkilerinin izleri, en azından birleşince bir şeyler yapabilecek olmanın umudunu devam ettirdi. Yıllarca takip ettiğim festival katılımcılarına ve aktivistlerine, en son düzenlenen Barışarock’tan beş yıl sonra, Gezi Hareketi sırasında rastlamak hiç sürpriz olmamıştı[14].

*                      *                      *

2015 yılının Nobel Ödülleri Töreni, Stockholm’ün büyük konser salonu. Işıklarla aydınlatılmış büyük ve şık sahnede, uzun kıvırcık saçları arkadan bağlanmış, Batı tarzı ama etnik motiflerle bezeli diz üstündeki elbisesiyle esmer genç bir kadın, Emel Matlouthi daha önce böyle bir törende pek işitilmemiş bir dille, Arapça bir şarkı söylüyor. Arka tarafta, sarışınlıklarından Arap olmadıklarını çıkaracağımız bir koro, sözsüz mırıldanmalarıyla ona eşlik ediyor: Kelmti Horra (Benim Sözüm Özgürdür). Âdeta göstergebilim laboratuvarı gibi olan bu tabloda ne çok simge ne çok kod vardır, çöz çöz bitmez. Söylediği şarkı, 2011’de bütün Arap Baharı’nı tetikleyen Tunus’taki ayaklanmaların iki marşından biri; diğeri El General’in, öfkesiyle belki de daha etkili, ancak öyle bir tören için yeterince şık olmayan hip hop şarkısı, Rais Lebled (Ülkenin Başkanı).

Emel Mathloti, Nobel Töreni sırasında.

Arap Baharı’nın, Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da ve Suriye’de yarattığı büyük değişimin her ülkede marş haline gelen şarkıları vardı, hükümetler düştü, diktatörler devrildi, iç savaşlar çıktı. Ancak sonra gelen dalga, Amerika’daki Occupy hareketleri, o kadar şanslı değillerdi.

Bir toplumsal hareketin, yarattığı bir kültür olmazsa hiçbir yere gidemeyeceği sözünü 2011’de Wall Street’teki Occupy Hareketinin başladığı sırada, müzisyenlerin ve sanatçıların da oraya toplanmaya başladığında daha sık duyar olmuştuk. Bu sözün, hareketlerle ilgili yolunda gitmeyen bir şeyleri haber verdiğiyse sonradan ortaya çıktı.

Occupy’daki ilginç durum şuydu: Amerika’daki her harekette dillere pelesenk olan şarkılardan hiçbiri, örneğin Bob Dylan’ın 68 kuşağını sürükleyen Blowin’ in The Wind’i (Rüzgârda Esiyor) bile o sefer nostaljik havasını estirememiş, diğer eski popüler şarkıların cover’ları olsun, başka grupların yaptığı siyasi mesaj taşıyan ya da “protest” olan şarkılar olsun, hiçbiri bir işe yaramamıştı. Günler geçmiş, zaman daralmış, ancak hareketi birleştirecek şarkı bulunamamıştı. Nostaljinin işe yaramaması, Wall Street’teki kalabalığın yüksek teknoloji ve finans şirketlerinde çalışanlarından da oluşmasına ve onların biraz daha geleceğe dönük olmalarıyla da ilgili olabilirdi, ama bu sonucu değiştirmiyordu: Occupy’a bir marş bulunamadı. Destekçileri, madem bir marş yok, o zaman yeni bestelenen protest şarkılardan oluşan Occupy albümü çıkarıp bu durumu telafi edelim, dediler. Her şarkının bestecisi kendisininkinin direnişin marşı olacağını ümit ederek çalıştı, heyhat, Occupy’ın bir ağızdan söylenecek bir marşı yine ortaya çıkamadı. Kim bilir, belki de uzun soluklu olamamasının sebebi o marşının eksikliğiydi[15]. O arada bir de bütün dünyadan isyan şarkılarının toplandığı albüm de piyasaya sürüldü, hiçbiri tutmadı. Occupy’ı destekleyen gazete ve dergiler, son gayretle şarkı listeleri yayımladılar; hatta kendi kendilerini motive ettikleri bu durumu, tarih Occupy’ı yarattığı müzikle, kültürle anacak bile diyerek yüceltmeye çalıştılar; nafile… Toplumsal hareketler, zümrelerin değil halkın desteği ile yaygınlaşır. Samimiyetine inanılmayan hareket toplumsallaşamayabilir, diğer bir deyişle yeterince sesi çıkmayabilir.

Burada biraz daha ileri gidip, marşı bulunmayan hareketin uzun soluklu olamayacağını söylemek için belki henüz erken ama söylemeden de geçilemeyecek kadar önemli bir nokta. Belki de, o sıralar çok tekrar edildiği gibi zamanımızda toplumsal hareketlerin müziği, sosyal medyadır.

*                      *                      *

Toplumsal hareketler simgesel etkinliklerle bireylerin kendilerini tanımladığı alanlar oluşturmasını yakın tarihimizde Gezi Hareketi’nde gözlemlemiştik.

Gezi Hareketi 2013, T. Yazıcıoğlu

Ülke tarihinin kırılma noktalarından biri olan Gezi Hareketi’nin de bir marşı yoktu. Ama Bulunur bir çare halk ayaktadır/Taksim yolunda barikattadır/Çapulcu musun vay vay sözleriyle, Boğaziçi Üniversitesi Caz Korosu tarafından söylenen şarkısını, o zamanın en sevilen müzik enstrümanı olan tencere tavalarla, Bu ne kibir, bu ne öfke/Yavaş gel yerler yaş diyen Kardeş Türküler’i ve daha nice şarkılarını unutmak ne mümkün. Toplumsal hareketin yarattığı acıları mizah ve müzikle dindirmeye çalışmanın sesli anıları orada YouTube’da kaldı öylece, arada dinleyip o günleri yad ettiğimiz. Fotoğraflardan daha mı çok dokunur bizlere müzikler? Ya bir direnişin uğruna kaybedilen canlar?

*                      *                      *

Devrimin şarkılarla değil de, sosyal medyayla daha çok tetiklendiği zamanlara geldik mi acaba? Kim bilir, belki de giderek parçalanan kültürleri yeni bir marş altında toplamak artık imkânsızdır. Kültürler bireyselleşirken, müzik yerinde mi sayacak?

Belki de Attali’nin kehaneti gerçekleşti bile: Müziğin bireyselleşerek parçalanmış zevklerin ifadesi haline gelmesi, bizlere gelecekte kültürlere de ne olacağını göstermiştir bile. Yine de bireysel hafızalarımızda neyin nasıl yer ettiğini, bir arya duyarken nasıl bir marşı dinliyormuş gibi hissettiğimizi, bunların bundan sonra ne işe yarayacağını, acaba bizlere kim anlatacak?

Sahi, Susamam’ın akıbeti ne olacak?


[1] Venceremos’un Türkçe sözlerinin kim tarafından yazıldığına dair kesin bir bilgiye ulaşmak mümkün olmadı.

[2] Özellikle Avrupa kanadı, örneğin, Touraine (1981), Melucci (1989).

[3] Melucci (1996)

[4] Eyerman ve Jamison (1998) yeni toplumsal hareketlerdeki müzik yoluyla kimlik oluşumunun, farklı incelenmesi gerektiğini savunurlar.

[5] Zamanın Doğu Almanya’sının önemli müzik eleştirmeni ve araştırmacısı Peter Wicke, bu müthiş hikâyenin sosyolojik ve kültürel boyutlarını çeşitli kitaplarda ve makalelerde anlatmıştır. Ben birkaçından yararlanarak kısalttım, her hikâye anlatan gibi biraz da kendim katkıda bulundum.

[6] Doğu Almanya’nın öyküsüne ek olarak Georg Simmel’in “Boyun eğmenin en baskıcı ve acımasız vakalarında bile, hatırı sayılır ölçüde bireysel özgürlük vardır,” sözünü haklı çıkarırcasına birkaç örnek daha verilebilir. Örneğin SSCB’deki oluşan rock karşı kültürü, Cushman (1995).

[7] Peter Wicke, kapitalizmin iyiliği yüzünden değil, Stalinist yönetim şeklinin uzun vadede sürmesinin imkânsız oluşundan Doğu Blokunun çözüldüğünü ısrarla vurgular.

[8] 19. yüzyılda I’ll Be Alright (İyi Olacağım) olarak doğar; sonra bu 20. Yüzyılın hemen başında I’ll Overcome Some Day (Üstesinden Geleceğim) olur, üçüncü çoğul şahsa geçerken bir dilbilgisi hatası yapılır ama rivayete göre Pete Seeger tarafından düzeltilir ellilerin sonunda ve We Shall Overcome olur. Venceremos ve Ciao Bella gibi artık sadece doğum yerine ait olmayan şarkılardan biridir.

[9] Altmışların başında, piyasanın ilk kez yüzde 42’si siyah müzisyenlerin eserlerinden oluşur (Garofolo 1992). Burada son kısımda söz ettiğim Attali’yi yine anmak gerekir. Müzikteki gelişmeler Amerika’daki ırkçılık karşıtı hareketin hem tetikleyicisi olmuştur hem de gelecekte nasıl olacağını önceden haber vermiştir.

[10] İzmir Marşı’nın detaylı bir incelemesi için: Elçin Aktoprak (2017), “İzmir Marşı,” Birikim 335, 46-51.

[11] Taçlı Yazıcıoğlu (2019), “Woodstock ‘Ruhu’,” Birikim, https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9625/woodstock-ruhu#.XdOKnUUzaRs.

[12] Boris Yeltsin rock konserinde dans ederken fotoğrafı da çekilmiş, Alexander Zemlianichenko’nın Pulitzer Ödülünü kazandığı bu fotoğraf aynı aşağıda söz edilen Nobel töreni gibi,  Yeltsin’in sahnede sanki acemice rock’n’roll yaptığı, yan tarafında sarışın mini etekli iki kadın vokalin bulunduğu incele incele bitmeyecek türden bir semiotik tablodur.

[13] Barışarock ve Rock’n Coke etnografisinden farklı mecralarda söz etmiştim. Bir tanesi de şu: Taçlı Yazıcıoğlu, (2018), “Rock, Adana, Freddie ve Müslüm,” Birikim, https://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/9242/rock-adana-freddie-ve-muslum#.XdOuKUUzaRs.

[14] Buradaki esas ilginç sorulardan biri, onca medya ve küresel piyasa gücünü arkasına alan, dünyanın en ünlü müzisyenlerini sahneye çıkarmaya çalışan Rock’n Coke’un neden bittiği olabilir.

[15] James McKinley, “At the Protests, The Message Lacks a Melody,” 19/10/2011 tarihli New York Times.

KAYNAKÇA

Attali, Jacques (1985), Gürültüden Müziğe, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Garofalo, Reebee der. (1992), Rockin’ the Boat, Mass Music and Mass Movements, Cambridge: South End Press.

Eyerman, Ron ve Andrew Jamison (1998), Music and Social Movements: Mobilizing Traditions in the Twentieth Century, Cambridge: Cambridge University Press.

Cushman, Thomas, (1995), Notes from Underground, Rock Music Counterculture in Russia, SUNY Press: New York.

Melucci, Alberto (1989), Nomads of the Present, Philadelphia: Temple University Press.

_________ (1996), Challenging Codes: Collective Action in the Information Age, Cambridge: Cambridge University Press.

Touraine, Alaine (1981), The Voice and the Eye: An Analysis of Social Movements, Cambridge: Cambridge University Press.

Yazıcıoğlu, Taçlı ve A. Fuat Fırat (2008), “Musical Effects: Glocal Identities and Consumer Activism,” Advances in Consumer Research, 35, 576-583.

Wicke, Peter (1992), “Rock Music in East Germany, Rockin’ the Boat: Mass Music and Mass Movements,”  Reebee Garofalo (der.), South End Press.

_________ (1995), Rock Music: Culture, Aesthetics and Sociology, Cambridge: Cambridge University Press.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s